| ‘Gerçeği’ ararken (7): Ne yapmalı? | ||||
|
|
HERKÜL MİLLAS İddialı başlığa karşın “gerçekler” konusunda öneride bulunmak hiç de kolay değil. Zaten kolay olsaydı çok önceden ortak gerçekler etrafında anlaşır, uyumu sağlar bir güzel yaşardık. Yine de daha önce yazdığım yazıların ışığında “pratikle” ilgili bazı şeyler söylemekte herhalde yarar vardır. “Kendimizi aldatmak” olarak belirlediğim ve genellikle bilinç dışı çalışan bir yanımız “yalanlar yaratmak” konusunda çok etkili. Farkında olmadan ve geçmişe seçmeci bir biçimde bakarak (milli veya kişisel) mitoslar ve hoşa giden yorumlar (imajlar, kalıp yargılar) benimseriz. Bunun sonucunda genellikle bizi yücelten ve ötekini aşağı gösteren bir dünyada yaşarız. İşte “kendimizi anlamak” denen ve çok eskilerden beri erdem olarak bilinen yetenek, gerçeklere yaklaşmak açısından önem kazanıyor. Ama kendimizi nasıl anlayabileceğiz? Bunu istemekle bunu başarmak arasında aşılmaz duvarlar var. En büyük engel de “ben kendimi zaten anlamışım” inancını taşımamızdır. Son on yıllarda bu alanda pek çok araştırma yapıldı. Psikoloji alanında kendimizi anlama (metacognition) alanındaki çalışmalar, “insanın kendi düşünceleri konusunda inancı ve bu konuda düşünmeye başlaması” olarak özetlenebilir. İnsanlar kendi düşünme yeteneklerinin ve sınırlamalarının ne derece farkındalar? İnsanın duygusal iç dünyası konusunda temelde iki farklı anlayış görülüyor. Kimilerine göre insanlar doğuştan bazı yetenekler ve sınırlamalarla doğar; başkalarına göre bu alanda eğitim ve alışkanlıklar insanın ruhsal durumunu belirler. Ama her iki durumda da bir kavram yararlı olmuştur: Duygusal zekâ veya Duygusal derece [Emotional intelligence (EI) or emotional quotient (EQ)]. Bu duygusal yeteneğimiz (veya eksikliğimiz) bizim ve ötekinin duygularını anlamamızı ve ona göre davranmamızı sağlar. Önyargılı kişiler kanıt da görse fikir değiştirmez Önyargılarımızla ilgili başka, oldukça eski ve çok kapsamlı bir çalışmada çok ilginç görüş okumuştum (Adorno, Authoritarian Personality). Önyargılı kişiler (yani uydurma şeylere inananlar) onları yalanlayan kanıtlarla karşı karşıya geldiklerinde görüş değiştirmezlermiş. Önceki yazımda insanların “paradigmalarına” nasıl sarıldıklarını ve bir dereden su getirerek inandıklarını sürdüklerini de yazmıştım. Bu tür insanların (belki “bütün insanların”, demek daha doğru olacak!) görüş değiştirmesi için “kanıt” yetmiyor. Paradigma (dünya görüşü, ideoloji vb) değiştirmesi gerekiyor. Bunun sağlanmasının belki tek yolu ise “kendimizi anlamaktan” geçiyor. Benim deneyimim de bana bunu gösterdi. Hocalığım dönemimde şunu öğrendim: Öğrencilerim, saçma, çelişkili, bilgiye ve kanıta dayanmayan, uluslararası bir çevrede geçerli olamayacak hatta gülünç olabilecek bazı görüşlerinin “yanlış” olduğunu söylediğimde bu yaklaşım pek bir şeye yaramıyordu. Önce beni, kendilerini anlamayan, görüşlerine saygılı olmayan, “ötekinin” görüşlerini savunan bir “öteki” olduğuma karar kılıp kulaklarını tıkardı. Bu güven kaybından sonra zaten ne desen tersi geçerli olur! Bu tepkinin bir nedeni inançların, kimliğimizin bir parçası olması ve görüşlerin yanlış olduğunu söylemenin “kimliğin inkârı” anlamını taşımasıydı. Öğrenci en fazla hocanın söylediklerini ezberleyip tekrar edebilir; sınıf geçmek için. Ama görüş (paradigma) değiştirmez.
İzlediğim ikinci ilke, öğrencilerimin kendilerinin ne tür bir ortamda büyüdüklerini ve halen nasıl bir çevrede bulunduklarını göstermekti. Yani söyleyeceklerimi anlamaları için önce kendilerini anlamaları gerekiyordu: Algılarının kökenlerini, referanslarını ve muhtemel önyargılarını. Son kitabımda ayrıntılı anlattığım gibi (“Nations and Identities”, Bilgi, 2016) öğrenciler ne tür aile çevresinde büyüdüklerini (bunun için anne ve babalarının okuduğu okul kitaplarına baktık), okudukları bilim adamlarının eksikliklerini (çelişki dolu metinler tarandı), ülkede ne tür ve neden bu tür tarihçilik ekollerinin geliştiğini, edebiyat metinlerinin nasıl imajlar yaratarak beyin yıkamada öncü olduğunu örnekleriyle incelediler. Ancak bundan sonra söylenenleri dinleme yeteneğine kavuşmuşlardı. Çünkü kendilerinin belli etkiler altında olduklarını artık biliyorlardı ve ezberledikleri “gerçeklere” karşı oldukça şüpheciydiler. Bu yöntemle ve yaklaşımla kuşkusuz insanlığın hasreti olan somut ve her şeyi açıklayan gerçeğe otomatik olarak varılmayacak. Ancak kendimiz ve çevremiz konusunda daha mesafeli, eleştirel ve kuşkucu olacağımızdan yanlışlarımız daha az olacak. Bu da az bir kazanç sayılmamalı. |




