‘Gerçeği’ ararken (7): Ne yapmalı?
PDF Yazdır e-Posta

soru-ne

HERKÜL MİLLAS
14.6.2016
YENİ HAYAT

İddialı başlığa karşın “gerçekler” konusunda öneride bulunmak hiç de kolay değil. Zaten kolay olsaydı çok önceden ortak gerçekler etrafında anlaşır, uyumu sağlar bir güzel yaşardık. Yine de daha önce yazdığım yazıların ışığında “pratikle” ilgili bazı şeyler söylemekte herhalde yarar vardır.

“Kendimizi aldatmak” olarak belirlediğim ve genellikle bilinç dışı çalışan bir yanımız “yalanlar yaratmak” konusunda çok etkili. Farkında olmadan ve geçmişe seçmeci bir biçimde bakarak (milli veya kişisel) mitoslar ve hoşa giden yorumlar (imajlar, kalıp yargılar) benimseriz. Bunun sonucunda genellikle bizi yücelten ve ötekini aşağı gösteren bir dünyada yaşarız. İşte “kendimizi anlamak” denen ve çok eskilerden beri erdem olarak bilinen yetenek, gerçeklere yaklaşmak açısından önem kazanıyor. Ama kendimizi nasıl anlayabileceğiz? Bunu istemekle bunu başarmak arasında aşılmaz duvarlar var. En büyük engel de “ben kendimi zaten anlamışım” inancını taşımamızdır.

Son on yıllarda bu alanda pek çok araştırma yapıldı. Psikoloji alanında kendimizi anlama (metacognition) alanındaki çalışmalar, “insanın kendi düşünceleri konusunda inancı ve bu konuda düşünmeye başlaması” olarak özetlenebilir. İnsanlar kendi düşünme yeteneklerinin ve sınırlamalarının ne derece farkındalar? İnsanın duygusal iç dünyası konusunda temelde iki farklı anlayış görülüyor. Kimilerine göre insanlar doğuştan bazı yetenekler ve sınırlamalarla doğar; başkalarına göre bu alanda eğitim ve alışkanlıklar insanın ruhsal durumunu belirler. Ama her iki durumda da bir kavram yararlı olmuştur: Duygusal zekâ veya Duygusal derece [Emotional intelligence (EI) or emotional quotient (EQ)]. Bu duygusal yeteneğimiz (veya eksikliğimiz) bizim ve ötekinin duygularını anlamamızı ve ona göre davranmamızı sağlar.

Önyargılı kişiler kanıt da görse fikir değiştirmez
Buna empati diyenler de var. Ama empati kavramı genellikle “ötekini” anlamakla ilgili kullanılır. Oysa kendimizi anlamadan, kendi sınırlamalarımızı fark etmeden “yalanlarımızı” aşmamız ve empati yapmamız olanaklı olmuyor. Bir araştırmacıya göre biz insanlarda iki farklı düşünme biçimimiz varmış: Hızlı, hatta aceleci diyeceğiz ama aslında bütünüyle duygusal olan ve bu yüzden genellikle de yanıltıcı olan bir karar alma ve değerlendirme yöntemimiz var. Bir de, daha ağır çalışan, kıyaslamalara ve kanıtlara dayanan soğukkanlı düşünme biçimimiz. (D. Kahneman). Ama bunun farkında olmadığımızda “aceleci” sonuçlara varırız. “Farkında olmadan” sözünü, altını çizmek için tekrarlıyorum.

Önyargılarımızla ilgili başka, oldukça eski ve çok kapsamlı bir çalışmada çok ilginç görüş okumuştum (Adorno, Authoritarian Personality). Önyargılı kişiler (yani uydurma şeylere inananlar) onları yalanlayan kanıtlarla karşı karşıya geldiklerinde görüş değiştirmezlermiş. Önceki yazımda insanların “paradigmalarına” nasıl sarıldıklarını ve bir dereden su getirerek inandıklarını sürdüklerini de yazmıştım. Bu tür insanların (belki “bütün insanların”, demek daha doğru olacak!) görüş değiştirmesi için “kanıt” yetmiyor. Paradigma (dünya görüşü, ideoloji vb) değiştirmesi gerekiyor. Bunun sağlanmasının belki tek yolu ise “kendimizi anlamaktan” geçiyor.

Benim deneyimim de bana bunu gösterdi. Hocalığım dönemimde şunu öğrendim: Öğrencilerim, saçma, çelişkili, bilgiye ve kanıta dayanmayan, uluslararası bir çevrede geçerli olamayacak hatta gülünç olabilecek bazı görüşlerinin “yanlış” olduğunu söylediğimde bu yaklaşım pek bir şeye yaramıyordu. Önce beni, kendilerini anlamayan, görüşlerine saygılı olmayan, “ötekinin” görüşlerini savunan bir “öteki” olduğuma karar kılıp kulaklarını tıkardı. Bu güven kaybından sonra zaten ne desen tersi geçerli olur! Bu tepkinin bir nedeni inançların, kimliğimizin bir parçası olması ve görüşlerin yanlış olduğunu söylemenin “kimliğin inkârı” anlamını taşımasıydı. Öğrenci en fazla hocanın söylediklerini ezberleyip tekrar edebilir; sınıf geçmek için. Ama görüş (paradigma) değiştirmez.


Ama öğrenciye kendisini anlamaya fırsat verildiğinde sonuç çok farklı oluyordu. Örnek olarak ırkçılığı gösterebilirim. Türkiye ve Yunanistan’da siyaset bilimi dersinde ikili ilişkiler konusunda örnek verirken ders verdiğim ülkeden değil, karşı ülkeden örnek verirdim. Bunun olumlu bir sonucu, öğrenciler kendi inançlarının (ki bolca ırkçıydı!) dışlandığını hissetmediler ve örnekleri oldukça tarafsız değerlendirdiler. Irkçılığın öteki ülkede nasıl doğduğunu, ne tür bir söylem geliştirdiğini, toplum içine nasıl sindiğini bir bir anlatırken bir süre sonra sınıfın içinde birileri “hocam, bu durum biraz da bizim durumu andırmıyor mu?” dedikleri oluyordu! Yani ben söylememiş oluyordum; onlar kendileri buluyordu “gerçekleri.”

İzlediğim ikinci ilke, öğrencilerimin kendilerinin ne tür bir ortamda büyüdüklerini ve halen nasıl bir çevrede bulunduklarını göstermekti. Yani söyleyeceklerimi anlamaları için önce kendilerini anlamaları gerekiyordu: Algılarının kökenlerini, referanslarını ve muhtemel önyargılarını. Son kitabımda ayrıntılı anlattığım gibi (“Nations and Identities”, Bilgi, 2016) öğrenciler ne tür aile çevresinde büyüdüklerini (bunun için anne ve babalarının okuduğu okul kitaplarına baktık), okudukları bilim adamlarının eksikliklerini (çelişki dolu metinler tarandı), ülkede ne tür ve neden bu tür tarihçilik ekollerinin geliştiğini, edebiyat metinlerinin nasıl imajlar yaratarak beyin yıkamada öncü olduğunu örnekleriyle incelediler. Ancak bundan sonra söylenenleri dinleme yeteneğine kavuşmuşlardı. Çünkü kendilerinin belli etkiler altında olduklarını artık biliyorlardı ve ezberledikleri “gerçeklere” karşı oldukça şüpheciydiler.

Bu yöntemle ve yaklaşımla kuşkusuz insanlığın hasreti olan somut ve her şeyi açıklayan gerçeğe otomatik olarak varılmayacak. Ancak kendimiz ve çevremiz konusunda daha mesafeli, eleştirel ve kuşkucu olacağımızdan yanlışlarımız daha az olacak. Bu da az bir kazanç sayılmamalı.
Ama geçen yazımda sorduğum soru hâlâ cevapsız kaldı. “Gerçekleri” bilmek bize kıvanç, özgüven, mutluluk, gurur sağlamıyorsa; tersine, bunları mitoslar ve uydurma hikâyeler sağlıyorsa, gerçeği aramak neye yarar? Bu yönde bir istek doğar mı? Bu konu bir sonraki yazım olsun.

 

Your are currently browsing this site with Internet Explorer 6 (IE6).

Your current web browser must be updated to version 7 of Internet Explorer (IE7) to take advantage of all of template's capabilities.

Why should I upgrade to Internet Explorer 7? Microsoft has redesigned Internet Explorer from the ground up, with better security, new capabilities, and a whole new interface. Many changes resulted from the feedback of millions of users who tested prerelease versions of the new browser. The most compelling reason to upgrade is the improved security. The Internet of today is not the Internet of five years ago. There are dangers that simply didn't exist back in 2001, when Internet Explorer 6 was released to the world. Internet Explorer 7 makes surfing the web fundamentally safer by offering greater protection against viruses, spyware, and other online risks.

Get free downloads for Internet Explorer 7, including recommended updates as they become available. To download Internet Explorer 7 in the language of your choice, please visit the Internet Explorer 7 worldwide page.