| ‘Gerçeği’ ararken (1) | ||||
|
|
Herkül Millas “Gerçeği” aramak çok eski felsefi bir uğraş. Ama benim için bu arayış son zamanlarda artık metafizik, varoluşçu ve soyut bir arayış değil. Çok basit ve somut bir ihtiyaç oldu. Çevremdeki insanlarla bir arada bulunabilmek, sosyal hayatımızı devam ettirmek için bir ihtiyaç! Kendime en yakın saydığım insanlarla “gerçeklik” ve “doğru olan” nedir konusunda öylesine bir kopuş yaşıyorum ki, bu eski felsefi soru güncel ve pratik bir sorun olarak belirdi. Farklı yorum anlamında farklı görüşlerin olması çok doğaldır. Bunu zaten herkes kabul ediyor. Örneğin, gazetelerde “haber” ile “yorum” farklı kategoriler oluşturuyor; ve bu farklılık çok doğal sayılıyor. Yorum, özneldir (sübjektiftir), haber nesneldir (objektiftir) diyoruz, en azından teorik olarak öyle olması gerekiyor. Ve herkesin farklı bir görüşe sahip olmasını da –yine teorik olarak – hak olduğunu genel olarak kabul ediyoruz. Yorum, bir bakıma inanç gibi bir durum. Herkesin farklı bir şeye inanması da doğal ve anlaşılır bir haktır. Sorun bu alanda değil. Sıkıntı, yorumun bir gerçekliğe dönüşmüş olmasıdır. Artık gerçek ile yorum arasında ayırım kalmamış gibi. Hem pek çok kimse kendi yorumunu kesin gerçek olarak algılıyor; hem de düne kadar tartışılmayan bazı gerçekler de artık nesnel (sübjektif) yorum olarak ele alınıyor. Eski arkadaşlar konuşamaz olmuş Bu duruma kutuplaşma diyenler var. Bu yeni durum hem toplumsal alanda, hem bireysel ilişkilerde sorun olarak yaşanıyor. Eski arkadaşlar artık bir araya gelip konuşamaz olmuşlar, evin içinde eşler arasında gerginlik yaşanıyor. Korkarım bu saçmalık boşanmalara neden bile olabilir! Siyaset alanında durum en kötü noktasında. Zaten kutuplaşma kendini en fazla bu alanda hissettiriyor. Düşman kamplar siperlerde. Söylem de ona göre: Hain, ajan, maşa, halktan kopmuş halk düşmanı, hırsız, cahil, sahtekâr, diktatör, vb. Başka ülkeler Türkiye’den farklı mı? Tanımış olduğum iki ülke daha var. Yunanistan Türkiye’ye benziyor. Orada da insanlar kutuplaşmış. Soldan sağa “ötekini” suçlayanlar hasımlarına şunları yakıştırıyorlar: Emperyalizm uşağı, sömürücü, halk düşmanı, cahil, eskiye bağlı kalmış fanatik, diktatör, milli olmayan, yabancı uşağı, ajan… En solda Komünist partisi, en sağda Altın Şafak. Bu yelpazeyi bir arada tutan nedir diye sorarsanız, cevabını bilemiyeceğim. Yalnız adalet ve hukuk Türkiye kadar kutuplaşmamış. Vatan hainİ suçlaması ve dış mihraklar söylemi pek revaçta değil. Devlet kavganın dışında kalmış gibi. Az buçuk tanıdığım İngiltere farklı. Bir İngiliz ailesine ziyarete gitmeden önce, orada yaşıyan oğlumuzun bize tembihlerini hatırlıyorum: “Baba, din konularını açmayacaksın, o insanların siyasi görüşlerini sormayacaksın ve ne kadar para kazandıklarını da merak etmeyeceksin. Bunlar özel ve kişisel konulardır. Tartışılmaz demişti. “Peki, konuşacak ne kaldı ki?” diye sormuştum, Balkanlı ben! Sakin ve hoş bir gece geçirdik. Meğerse ne çok başka konu varmış konuşacak! İrlanda farklı: Orada dini ve etnik kimliğe sarılanlar ülkeyi kana buladı. Tarih/sosyoloji açısı Bu ülkelere tarihî ve sosyolojik açıdan bakınca İngiltere’nin Balkan ülkelerinden çok farklı bir aşamada olduğunu söyleyebiliriz. İngiltere millileşme olayını dünyada ilk başlatan ülkedir. Balkanlar ise bu yarışta Avrupa’da en sonda kalandır. (Ortadoğu daha da geridedir!) Balkan ülkeleri halen uluslaşma aşamasının sonuna varmamıştır. Bu yüzden toplumsal birlik de tamamlanmamıştır. “Birlik”, yani toplumsal mutabakat eksiktir. Toplum içinde feodal ve aşiret grupları vardır. Dinî ve etnik gruplar bir millet anlayışı etrafında bütünleşmemiş. Milliyetçi söylem ve girişimler de aslında çağdaş değildir; önemli ölçüde etnik, dinî ve geleneksel başka gruplaşmaların dinamiklerinin etkisindedir. Millet kavramı vatandaşlık/yurttaşlık kavramı etrafında değil, din, mezhep, bölgecilik, dil grupları, etnisite algılarıyla ilgilidir. Yani farklı gelişme aşamaları yüzünden, farklı toplumlar, farklı algılar ve farklı kültürler söz konusu. Sonunda “gerçekler” de bu gruplaşmalar kadar çeşitli olabiliyor. Asgari müşterekler eksik. Böyle bir ortamda, aynı Ortak değerler “milli devlet” içinde insanlar birbirlerine “vatan haini” diyebiliyor! Oysa milli devletin temel özelliği yurttaşlar arasında eşitliğin temel değer sayılmasıdır. Siyasi farklılıklar – İngiltere gibi bir ülkede- “ihanet” ötekileştirilmesine varmaz. Bu tür ayrışmalar hala çağdaşlaşmamış veya faşizan ülkelerde yaşanır. Milli olmak, hayali de olsa bir birliğe inanmakla başlıyor. Çağdaş milli bir devlette/ülkede, en azından yasa ve resmi söylem bazında, insanlar yok edilmesi gereken düşman, yabancı güçlerin ajanı, tehlike ve tehdit olarak ele alınmaz. Bu alandaki eşitlik milli devletin en temel özelliğidir. Bu özellik yara almaya başladığında milli devlet faşizan olmaya başlamış demektir. Faşist devletlerde halkın bir kesimi – örneğin Yahudiler, komünistler vb – iç düşman sayılır. Böyle bir gelişme yaşandığında artık milli devlet değil, bir kesimin başka bir kesimi yok ettiği bir toplum vardır demektir. Bu da çağdaş anlamıyla milli değildir. Zorla ve baskılarla milli devlet ve millet oluşturmak çabaları ise bir paradokstur: Uyumu kavga ile sağlamaya benzer! Bu yoldan oluşturulan (sözde) milli devletler uzun süre iç çatışmaları sürdürürler. Milli devlet, demokratik ilkelerle bir arada doğmuştur. Demokrasi derken aslında parlamento, seçimler ve anayasal haklar gibi düzenlemeler geliyor akla. Tabii ki, bu alanda kazanımlar her zaman tam ve eksiksiz olmamıştır. Ama amaç ve anlayış bu yönde olmuştur. Bu tür bir “eşitlik” ve “birlik” ortamı sağlanmadığında milli doğrular ve gerçekler de farklılıklar gösterecek, toplum içinde uyumu sağlayan ortak değerler de bütünleşmeyecektir. Ama “gerçekler” ve “ortak yorum” gibi değerlere yalnız tarihî açıdan bakmak eksik ve yanlış bir yaklaşımdır. Gelişmeleri geciktiren algılara, insanlara birbirine düşman kılan psikolojik nedenlere ve bu olayları görmememize neden olan düşünce sistemlerine de bakmak gerek. Bir öteki yazımda devam edeceğim. |




