| Ötekileştirme ve Aydınlanma | ||||
|
|
Herkül Millas Bazı yakınlarım, neden Zaman gazetesinde yazıyorsun diye bana sorduklarında cevap vermekte zorluk çekerdim. Çünkü sorunun imalarla yüklü olduğunu sezer, ima edilenlerden hangisine cevap vermem gerekiyor diye tereddüt ederdim. Herhalde başka bir gazetede yazıyor olsam, bu onlara tuhaf görünmeyecek “neden orada yazıyorsun” sorusunu sormayacaklardı. Bu tür soruları soranların “tuhaflık” algısı bana önce ilginç sonra – bu kez de bana – tuhaf gelmeye başladı. Bu soruyu soran insanların siyasi ve ideolojik profili kafamda oluşmaya başlayınca soruyu, ama daha önemlisi bu insanların sorununu anlar gibi oldum. Ötekileştirme ve önyargıları söz konusuydu. Bu tür imalı sorulara hayatımda daha önce de cevap vermek durumunda kaldım. Gençken, 1960’lı yıllarda sol hareketin içinde yer alınca, benim Rum cemaatimin içinde bazı kimseler bana “neden?” sorusunu sormuştu. Oysa neden apaçık ortadaydı: binlerce genç neden katıldıysa ben de ondan katılmıştım. Bana “neden soldasın” sorusunu sormadılar, “neden bu soldasın?” sorusunu soruyorlardı. Soru anlamsız değildi. Bir anlamı vardı ama açıkça ifade edilmiyordu. Söylenen şuydu: Senin orada olmaman gerekiyor, senin orada ne işin var? Tabii bu soruyu soranlar ve seçimimde bir “tuhaflık” görenler bir rahatsızlık yaşıyordu. Tanıdıkları bir kimse – yani ben – açıklayamadıkları bir şeyler yapıyordu. Bu durum onlar için kendi başına rahatsızlık nedeniydi. Çünkü açıklayamadığımız durumlar bize yabancı olanlardır; yabancı olanlar da güvensizliği, kuşkuları ve rahatsızlığı besler. Çevremdeki Rumların büyük kesimi o yıllarda kendi içlerine kapanmış bir azınlığın üyeleriydi. Onlar çoğunluğu ötekileştirmişti. Tabii bunun sorumluluğu büyük ölçüde azınlığı ötekileştirmiş olan devlette ve geniş halk kesimlerindeydi, ama sorumluluk ve neden ne olursa olsun, karşılıklı birbirini ötekileştirilmiş iki grup söz konusuydu. Bana sorulan soru aslında şuydu: Öteki saydığımız bu grubun içinde senin ne işin var? Yoksa sen bizden değil misin? Artık sana güvenebilir miyiz? Hangi dürtüler seni oralara savurdu? Yoksa şaibeli bir ilişki içinde misin? Ahlaki açıdan bir eksikliğin olmasın? Demek istediğim, birileri gazetede yazma konusunda kısa bir soru sorar gibiydi ama ben hem pek çok soru seziyordum, hem bir güvensizliğin ifadesini. Böyle bir soruya “davet ettiler ben de yazıyorum” cevabı onları rahatlatmayacaktı. Çünkü bu yanıtım kafalarındaki sorulara cevap vermiyordu. Onların kafaları belli bir çerçeve kurmuş, her durumu, her kimseyi, her gelişmeyi onun içinde yerleştirmişti. Buna kısaca ötekileştirme diyorum. Bu tür algılara önyargı da denebilir. Bir grup, önyargılar sonucunda ötekileştirildiğinde, artık insanlar kendi iç dünyalarının kurbanı olurlar: Kutuplaşma böyle olur. Kutuplaşanlar çevrelerini böyle algılar: Bizden olanlar ve bize karşı olanlar; dost veya düşman. Ben ise çevremi siyahtan beyaza uzanan gri tonlarda görürüm. Kutuplaşmış Türkiye Yazacağım gazetenin seçimimi nasıl ve neden yaptım sorusuna cevap vermiş oldum mu? Bence, anlayan için, evet verdim. Tam anlamayan için biraz daha açıklayayım. “Neden orada yazıyorsun” sorusu, “yazmaman gerekiyor” iması taşıyorsa bu soru baskı ve otoriterlik anlamı da taşır. Bu soru ötekileştiren önyargılı bir insanın sorusudur. Yasakçı bir anlayışın söylemidir. Ve bu tür “sorularla” (ve “uyarılarla”) en temel hakkım olan özgürlüğüm tehdit ediliyorsa direnç refleksim o gazetede yazmaya devam etmemi gerektiriyor. Aksi durumda özgüvenim yara alır. “Ama yazdığın gazete aleyhine pek çok şey söyleniyor”, diyenler de oluyordu. – ilerde de olacak herhalde – Kendime verdiğim cevap şöyle (çünkü en çok vicdanımdan korkarım!): Birincisi, en olumsuz ve aşırı senaryoyu kabul etsek bile, şu an Zaman grubuna yapılanlar, iddia edilen suçlamalardan daha kötü. Amaç yasa dışı eylemlere karşı çıkmaksa – ki hepimizin amacı bu olmalı – intikan anlamı taşıyan girişimler olmamalıydı. Mağdurdan yana olmamak bana zor geliyor. İkincisi, suç bireyseldir. Bir gruba bütün olarak karşı çıkmak benim azınlık reflekslerimi seferber etti. Suçlu suçsuz ayırımı yapmadan bir grubu yok etme girişimlerini daha önce cemaat olarak ötekileştirilen azınlıklar da yaşamıştı. Bu sistemin ürettiği bahaneleri bilirim. Masumiyet karinesi Üçüncüsü, benim bildiğim mahkeme kararı olmadan kimse suçlu sayılamaz. Sanık olabilir, şüpheli olabilir ama resmi sıfatı “masum”dur. Üst mahkemelerce karar kesinleşince, ancak o zaman birileri suçlu sayılabilir. Bu, düne kadar temel anlayışımdı. Bugün bu konuda bir adım daha attım: Birinin suçluluğunu kabul etmek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını da bekleyeceğim. Buna masumiyet karinesi derler. Bu ilke lüks değildir, insan haklarının ve hukukun temel taşıdır. “Bazen”, “gerektiğinde”, “durum apaçıkken” görmezlikten gelinecek bir ayrıntı da değildir. Bu ilke çalıştırılmıyorsa gerisi lafı güzaftır, hatta boş lafın ötesinde hukukun sonudur. Oysa insanlar ve kurumlar Türkiye’de, sırasıyla, önce peşin suçlu ilan ediliyor, onlara uygun sıfatlar yakıştırılıyor, sonra hapsediliyorlar ve en sonunda mahkemeye çıkarılıyorlar! Yani sıralama tersine dönmüş.
Kimin haklı ve suçsuz, kimin haksız ve suçlu olduğu önemlidir. Ama asıl sorun temel insan hakları ilkelerinin ve hukukun geçersiz olması ve bir mağduriyetin yaşanıyor olmasıdır. Ötekileştirmeler ve kutuplaşma bu sürecin bir sonucudur. Bu süreç, muhtemel bir suçun neden olacağı zarardan kat kat zararlıdır. Söz konusu temel ilkeler yok olduğunda insanlar güce sığınır; güç ve güçlülerin girişimleri de kutuplaşmayı besler. Birinin bir iddiası “herkesin bildiği hakikat” haline dönüştürülünce de ben yine ikna olmuyorum. Elimden gelmiyor, ben “herkesin” inandığına değil, aklıma yatana inanırım. Aydınlanma’nın iflah olmaz bir insanıyım belki! |




