| Türk Edebiyatında Nüfus Mübadelesi: Metinlerin Arkasındaki Fısıltı (1)/Ege'yi Geçerken | ||||
|
|
Ege’yi Geçerken – 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi, Derleyen Reneé Hirschon, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005 başlıklı kitapta yayınlanmıştır. Yazı önce İngilizce yayınlanmıştır: “The Exchange of Populations in Turkish Literature: The Undertone of Texts”, Crossing the Aegean, An Appraisal on the 1923 Compulsory Populations Exchange Between Greece and Turkey adlı yapıtta. Edit. Reneé Hirschon, New York & Oxford, Berghahn Books, 2003.
Türk Edebiyatında Nüfus Mübadelesi: Metinlerin Arkasındaki Fısıltı (1) Herkül Millas
Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesi karşılıklı olma özelliğine rağmen her iki ülkenin edebiyatlarına farklı yansımıştır. Bu incelemede zorunlu mübadele çerçevesinde Türk romanını ve hikayesini ele alırken Yunan edebiyatına, yalnızca farkların altını çizmek amacıyla arada bir değineceğim. Bu farkların en çarpıcı olanı, mübadele olayının Türk edebiyatında çok sınırlı olarak yer almasıdır. Bunun esas itibariyle siyasi nedenlerden kaynaklandığını düşünüyorum. Ayrıca, iki toplumun kendilerini algılayış tarzları da bu sonucun ortaya çıkmasında rol oynamıştır. Türk edebiyatına egemen olan duygu, güçlü ve hâkim-i mutlak bir merkezi devlete aidiyet duygusudur. Bu durum, içeriğinde aile ocağı, kişisel anılar ve küçük yerel bir cemaatin içinde yaşadığı ‘mekan’ ile ilişkilendirilen vatan duygusunun daha keskin ifadelerle yer aldığı Yunan edebiyatıyla tezat teşkil etmektedir. Suskunluk Dönemi: 1923-1980 Yılları Arasında Türk Romanında Mübadele
Bu çalışmada 1923-1998 yılları arasında yayınlanmış 105 Türk yazarına ait 290 adet rasgele seçilmiş roman ve 60 ciltte toplanmış hikaye temel alınmıştır. İncelemenin ortaya çıkardığı gibi 1923-1980 arasında, özellikle 1960 yılına kadar, edebiyatta mübadeleye yapılan referanslar son derece azdır ve çoğu kez de dolaylıdır. Mübadele olayı ayrıca, yazarların siyasi ideolojisine göre farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Rumların ayrılışından ilk söz eden roman, Aka Gündüz’ün (1886-1958) 1928 yılında yayınlanan Dikmen Yıldızı adlı eseridir. Romanda züppe genç kız Nazlı, büyük İzmir yangınından sonra bu şehrin o eski güzelliğinden çok şey kaybettiğini söylerken Rumların İzmir’den ayrılışından sonra yaşanan gelişmeleri tasvip etmediğini ima etmektedir.Romanın ana kahramanı Yıldız ise bu sözler karşısında infiale kapılır, hatta eski arkadaşının etnik saflığından şüpheye düşer. Yıldız bu eski şehrin yanmış olmasından memnundur: ‘Binalar yana yana yıkıldıkça , yıkılmış gönüllerimiz alev alev yapılıyordu’.Yıldız şehrin eski, yani Rumlara ait görünüşünden kurtulması için duvarların bile temellerinden yıkılmasını tercih etmektedir (a.g.e: 199-201). Romanın milliyetçi bir bakış açısını yansıtan bu bölümünde okuyucuya verilmek istenen mesaj, şehrin istenmeyen düşmandan kurtarılması yolunda harcanan her çabanın, yapılan her fedakarlığın yerinde olduğudur. Bir başka milliyetçi yazar olan ve romanlarında genellikle Rumları olumsuz karakterler olarak çizen (3)Yakup Kadri Karaosmanoğlu ( 1889-1974) Panaroma adlı romanında (1953) bir Müslüman mübadil karakter olan Fazlı Beyi Rumlara benzediği için olumsuz olarak betimlemiştir (4). Yanya mübadili olan Fazlı Bey, fakir köylülerin topraklarına el koymakta ve onları fahiş faizlerle borçlandırmak suretiyle sömürmektedir. Köylüler Fazlı Beyi sevmezler. Fazlı Beyin ailesi hâlâ aralarında Yunanca konuşmaktadırlar; bu da yerli halka 1919 Yunan işgalini hatırlatmaktadır. Fazlı Bey, ‘bütün Rumeli göçmenleri gibi’( a.g.e: 66-76) uyanık ve kurnaz bir iş adamıdır. Ne var ki bu yazarlar Türk edebiyatında sadece belli bir ideolojik yaklaşımın temsilcisidirler. Bir başka yaklaşım ise Reşat Nuri Güntekin’in ( 1889-1956) 1942 de yayınlanan romanı Ateş Gecesi’nde benimsediği bakış açısıdır.Güntekin Türk edebiyatında hümanist yaklaşımın öncüsüdür. Ateş Gecesi’nde, 1923 öncesi Girit’ten Türkiye’ye gelen Rumca konuşan Müslüman göçmenler, hakim çevrenin Rumlardan oluştuğu bir Ege kasabası olan Milas’ta yaşamaktadır. Bu grekofon Hıristiyanlar (Rumlar) son derece neşelidirler; dürüsttürler,hoşturlar, cömerttirler, çalışkandırlar, vs. Türk kahraman Kemal, Giritli bir Müslüman aile ile karşılaşır. Ailenin soyadı Yunancadır: Sklavaki. Romanın ana teması Kemal’in bu ailenin kızı Afife ile yaşadığı aşk hikayesidir. Bütün aile Yunanca konuşur, Türkçeleri çok kötüdür; Kemal de bu dile, bu şiveye hayrandır. Afife ise Yunanca bir isim olan Fofo diye çağrılmayı tercih etmektedir. Zamanını kasabanın Rum kızlarıyla geçirmekten hoşlanmakta, hatta onlarla kiliseye bile gitmektedir. Romanda Müslüman aile fertleri dürüst, vatansever ve saygılı insanlar olarak yüceltilmiştir. Bu Giritli ailenin bu kadar çekici olmasının, onun ‘Yunanlı’ yanından da geldiği rahatlıkla düşünebilir. Romanın sonunda Kemal, bir zamanlar çok sevdiği bu insanları derin bir nostaljiyle hatırlayacaktır. ( a.g.e: 248). Bazı Marksist yazarlar biraz daha farklı bir yaklaşımı benimseyerek mübadelenin ‘etnik’ özelliğinden çok, devletçiliğe karşı sınıfsal bakışı öne çıkaran bir eleştirel tutum benimsemişlerdir. Örneğin, Sabahattin Ali’nin ( 1907-1948) 1947 de yayınlanan Sırça Köşk adlı kısa öykülerinin toplandığı kitabında yer alan ve büyük olasılıkla mübadeleyi konu alan ilk kısa öykü olan Çirkince adlı öyküsünde mübadelenin ekonomik sonuçları ele alınmaktadır. Öykünün kahramanı olan Türk, birkaç yıl arayla İzmir yakınlarındaki Çirkince adlı küçük kasabayı iki kez ziyaret eder. İlk gelişinde kasabada Rumlar yaşamaktadır. İkincisinde ise mübadele sonucu buraya iskan edilmiş olan Müslüman göçmenlerle karşılaşır. Aradaki fark çok çarpıcıdır. Rumlar yaşadığı kasaba adeta bir cennettir. Bunlar işlerinin ehli harika insanlardır; kasaba canlıdır, bakımlıdır, sokaklar tertemizdir, şahane çeşmelerle bezelidir. Sağlıklıdır üstelik bu insanlar; gündüzleri incir ağaçlarıyla, zeytinleriyle meşguldürler; geceleri mandolin çalar, şık giysileri içinde kadın erkek birlikte eğlenirler. Kasabanın dört adet ilk okulu, iki de lisesi vardır. Ne var ki , İskeçe’li göçmenlerin gelişinden sonra kasaba giderek bozulur. Kahramanın ikinci ziyaretinde ise sokaklarda üstü başı leş gibi, yarı çıplak çocuklar çamurlu sokaklarda oynamaktadırlar.Her tarafı otlar bürümüştür; evler harap vaziyettedir. Bu viran evlerde insanlarla hayvanlar bir arada yaşamaktadırlar. Etraf hayvan pisliği, çöp içindedir. Kahramanımız daha önceki gelişinden tanıdığı yaşlı bir yerli adama şu soruyu sorar: ‘Bizim elimize geçen her yer böyle mi olacak?’ Roman kahramanı yaşlı adamla konuşurken bu değişime yol açan nedenler bir bir ortaya dökülür: bu çöküşe ekonomik etmenler ve eşrafın ( 5) yanlış tutumu neden olmuştur. İskeçe’den (Yunanistan’dan) gelen köylüler doğdukları topraklarda tütün ektikleri için incirden, zeytinden anlamazlar. En kötüsü de, iki yerel feodal ağa ( derebeyi) yeni gelenlerin topraklarına el koymuştur. ‘Devlet bile bu ağalar tarafından yönetilmektedir.’Elde edilen kârlar yatırım için kullanılmamakta, başka yerlerde tüketim için harcanmaktadır. Bozulmanın nedeni budur. ‘Cennet gibi yerler virane oldu diye gâvurda keramet, Müslüman’da kabahat arama!’ 1960 dan sonra solcu-Marksist bazı yazarların eserlerindeki edebi metinlerde birkaç benzer hikayeye rastlanır. Fakir Baykurt ( 1929-1999) Efkâr Tepesi adlı anı kitabının Cevizlideki Kilise adlı bölümünde Rumlardan kalan yöreye hakim kilisenin duvar taşlarının,yeni askeri karargahta kullanılmak amacıyla jandarmalar tarafından yıkılışını anlatır. Yazar yörenin eski zenginliğini överken şöyle der: ‘İnsan elinde olmadan bir ona, bir buna bakıp kıyaslama yapıyor’ Türk sosyalist hareketinin faal üyelerinden olan Ermeni yazar Zaven Biberyan ( 1921-1985), 1965 de yayınlanan Yalnızlar adlı romanında Hıristiyanların göçüne değinir. İstanbul’un azınlıklarından nefret eden okuması yazması olmayan milliyetçi bir roman karakteri, Yunanlısıyla, Rus’uyla bütün ‘gavurun’ memleketten kovulduğuna göre nasıl oluyor da hâlâ Türkiye’de bu azınlıklar var, diye şaşkınlık içinde sormaktadır. (a.g.e: 75). Ateş Yılları adlı romanında Hasan İzzetin Dinamo ( 1909-1989), Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyanları ‘Türk’ olarak sunarken mübadeleye tabi olmalarının bir yanlış uygulama olduğunu ima etmektedir. (a.g.e: 228) Savaş ve Açlar adlı romanında ise savaşa sınıfsal açıdan bakmaktadır: Yazara göre Ermenilerin ve Rumların 1915 deki tehciri, İttihat ve Terakki Cemiyetinin bazı mensuplarının bu insanları topraklarından atmak suretiyle mallarına el koyma niyetinden kaynaklanmıştır (s.134). Bir başka solcu yazar, Kemal Tahir ( 1910-1973), Kurt Kanunu’nda (1969) Rumların geride bıraktıkları tarla ve evlerin eşitsiz ve hakça olmayan bir biçimde Türklere dağıtıldığını anlatmaktadır. (a.g.e: 115). Anayurt Otelinde (1973) Yusuf Atılgan (1921-1989) söz konusu oteli gösterişli bir eski Rum evi olarak betimler. Bu romanda Rumlardan , artık evlerine başkalarının yerleşmiş olduğu ‘kaçıp gidenler’ ya da ‘katledilenler’ olarak söz edilir (a.g.e: 122). Rasgele örnekleme yoluyla seçtiğim edebi eserler ile ilgili çalışmamda mübadeleyi izleyen elli beş yıl içinde bu olayı konu alan eserlerin tümü yaklaşık olarak bu kadardır. Esasında bu olayın dile getirilmesi tabudur (6). Oysa ayni dönem içinde Yunanistan’da mübadeleye tâbi olmuş Hıristiyanların yaşadıklarını anlatan çok sayıda roman ve hikaye yazılmıştır. Bu eserlerin ortak teması geride bırakılan vatan ya da mübadillerin yeni vatanlarında yaşadıklarıdır (7). Mübadele olayını suskunlukla karşılamanın yanı sıra Türk edebiyatında iki özellik daha göze çarpar ( bunlar aşağıda ele alınacaktır). Birincisi, göçmenlerin yaşamı kendi başına bir hikaye olarak ele alınmaz, daha çok siyasi tartışmalara temel teşkil eden bir araç olarak kullanılır. Belki de buna tek istisna, milliyetçi ya da sosyalist bir söylemi benimsememiş olan Reşat Nuri Güntekin’in hümanist yaklaşımıdır. İkincisi, mübadillerin eski memleketlerindeki, yani Yunanistan’daki yaşamları neredeyse hiç anlatılmaz.
1980 den sonra Mübadelenin ‘keşfedilişi’
1980 den bu yana Türklerin mübadele olayına ilgisi belirgin biçimde artmıştır. Mübadele üzerine yapılan birçok yayın, kamuoyunun dikkatini bu olaya çekmiştir. Örneğin, Tarih ve Toplum dergisinde bu konuda bir çok makale yayınlanmış, 1997 yılında Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından ‘Türkiye’de Göç’ başlıklı bir sergi düzenlenmiştir (8). Buna ek olarak, Türklerle Yunanlılar arasında iletişim kanalları giderek açılmıştır: Mübadillerin eski memleketlerindeki evlerine ziyaretler düzenlenmiş, bu ziyaretler çoğu kez karşılıklı olarak yapılmış, ‘iki tarafın’ birlikte yaşadığı dönemler olduğu kadar mübadelenin kendisini konu alan tartışmaların yer aldığı konferanslar düzenlenmiştir (9). Mübadele ile ilgili sözlü tarih çalışmalarına başlanmış, hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de makaleler yazılmış, anılar tercüme edilmiştir (10). Bu dönem zarfında mübadele Türk edebiyatında daha fazla yer almaya başlamış, hatta 1992 den sonra sırf bu konu üzerine odaklanmış bazı romanlar yazılmıştır. Önce bu metinleri, özelikle de mübadelenin kendisini ele alan üç romanı ( ki bu romanların üçü de solcu yazarların romanlarıdır) ana hatlarıyla anlatacağım; daha sonra da, bu romanlarda yer alan ‘anavatan’, ‘devlet’ ve ‘vatandaşlık’ kavramlarını tartışacağım. F. Otyam’ın ( 1926-) 1985 yılında, yazarın Pavli adlı İstanbul’dan Yunanistan’a yeni göçmüş olan bir Rum ile arkadaşlığını anlattığı yarı anı, yarı roman niteliğindeki Pavli Kardeş adlı bir eseri yayınlandı. Pavli ısrarla Türk olduğunu ve Yunanlılardan nefret ettiğini söylemektedir. Mübadeleyle giden Rumlar, anavatanlarını, yani Türkiye’yi sevmedikleri için hepsi birer haindir ( s. 154) ve dolayısıyla ‘bizim’ memleketimizden kovulmaları pek iyi olmuştur. Yazara göre Pavli ‘olumlu’ bir Rum’dur çünkü açıktır ki o bir Yunanlı değil, bir Türk’tür. Bu Rum’un kimliğini belirlerken Türk devletine sadakat ilkesi büyük önem taşımaktadır (11). İlk kez 1980 de Es Be Süleyman Es adlı öykü kitabının içinde yayınlanan, daha sonra 1987 de Savrulup Gidenler de bir kez daha yer alan Karagedik adlı kısa öyküsünde yazar Sadık Şendil ( 1913 -), Yunanlıların ayrılışını kederli bir olay olarak irdelemekte ve bu olaya çok kısa değinmektedir. Yahudi kökenli yazar Mario Levi de ( 1955 -), bundan talihsiz bir olay olarak söz etmektedir. En Güzel Aşk Hikayemiz adlı kitabında ( 1992) Mario Levi, melankolik bir ruh haliyle anlattığı İstanbul Rumlarının göçünü ‘zorunlu’ sıfatıyla nitelemektedir. ‘Doğdukları topraklardan kovulan’ insanlar teması, yazarın Madam Floridis Dönmeyebilir’ adlı öyküsünde (1990) bir kez daha ele alınır. Yürek Sürgünü (1994) adlı romanında Mehmet Eroğlu ( 1948 -) göç ve sürgün temasına yeni bir boyut getirmektedir: Etnik Türkler devlet yetkilileriyle düştükleri çelişki sonucu Türkiye’yi terk etmekte ve Yunanistan’a sığınmaktadırlar (a.g.e:170). Yazar ayrıca kırk iki yıl önce köylerini terk edip giden Rum arkadaşlarını görmek için yasaları çiğneyerek Sakız adasına giden yaşlı Türklerden de söz etmektedir. Çok kısa ama nostalji yüklü bir paragrafta bu kişilerden bazılarının eski sevgililerini aradıkları anlatılır ( a.g.e: 319). 1992 de yayınlanan F. Çiçekoğlu’nun (1951 -) Suyun Öte Yanı adlı romanı Türk edebiyatında yeni bir başlangıcın habercisidir. Bu roman, Yunanlıların ve Türklerin göçünü ve sürgününü ana tema olarak kullanan ilk romandır. Yazar kitabında 1967-74 Yunan cuntasından kaçarak kendi arzusuyla Cunda / Moshonisi adasına gelen bir Yunanlının hikayesini anlatmaktadır. Cunda şu anda Girit’ten 1923 de gelen ve Rumca konuşan Müslümanların yaşadığı bir yerdir ( bkz. Koufopoulou bu kitap). Benzer şekilde Türkiye’deki askeri idareyle başı derde girmiş ve tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi iktidarı ele geçirme hedefiyle giriştiği mücadelede siyasete bulaşmış bir Türk de ayni ikilemler içindedir. Adadaki Giritliler Rum şivesiyle Türkçe konuşmakta , Yunanca şarkılar söylemektedirler. Ne var ki resmi yetkililer adada kullanılan bu ‘yabancı’ dili ve söylenen Yunanca şarkıları yasaklamışlardır. Altını çizmek gerekir ki çalıştığım örnekler içinde Türk edebiyatında Müslüman göçmenlere karşı devletin yasaklayıcı tutumu sadece bu eserde dile getirilmiştir. Bunun yanı sıra, kanlı olaylar ve işkence de dahil olmak üzere her iki etnik grubun maruz kaldığı baskılar yer alır romanda. Okuyucu , memleketlerini bırakmak zorunda bırakılan bu insanlar için kederlenmeye yönlendirilmektedir. Sanki bu roman yolu açmıştır ve 1997 ile 1998 de nüfus mübadelesini ana tema olarak alan iki roman daha piyasaya çıkar. Savaşın Çocukları (1997)adlı romanında ikinci kuşak Girit mübadili Ahmet Yorulmaz ( 1932 -) mübadele öncesi Müslüman Giritlilerin Girit’teki yaşamını ve mübadeleye yol açan olayları anlatır. Yazar ayrıca mübadillerin yeni memleketlerindeki yaşamlarından kısa kesitler verir. Yunanlılar adayı büyük zorbalıklarla ele geçirdikleri için Müslüman Giritliler çok çekmişlerdir. Yine de iki topluluğun birbirleriyle çok iyi geçindikleri dönemler olmuştur. Yaşlı Hıristiyan bir çift olan Vladimiros ve karısının, romanın kahramanı Aynakis Hasan’a kendi çocukları gibi bakmalarının vurgulanması bu bağlamda özel bir önem taşır. Egemen söylem romanın derinliğine sinmiştir. Bu topraklar kimlere aittir? Akıllı bir Yunanlı roman karakterine göre, gerçek yayılmacı ve işgalci olanlar antik Yunanlılardır. Anadolu’yu ele geçirip Afganistan’a kadar uzanan onlardır. Yunanlıları bu topraklardan geriye püskürtülmesi Asya’dan gelen Türklerin varlığı ile mümkün olmuştur (a.g.e: 78). Türkler Girit’i Venediklilerden almıştır: Yunanlılar sonradan gelmişlerdir.( a.g.e: 30). Venedikliler toprakları üzerinde iddia sahibi olabilirler ama Türklerin Yunanlılar tarafından denetim altında tutulmaları ‘büyük haksızlık’tır ( a.g.e:32). Yazar Müslüman Giritlilerin esasında Türk olduklarını kanıtlamak için birçok neden saymaktadır: Türkler ‘ötekilerin’ kendilerini Hıristiyanlığa döndürme çabalarına karşı büyük bir direniş göstermişlerdir (a.g.e: 12); ayrıca, Birinci Dünya Savaşı sırasında ölüm cezasına çarptırılma tehdidine rağmen Yunan ordusunda yer alıp Osmanlıya karşı savaşmayı reddetmişlerdir (a.g.e: 13). Üstelik bütün bunlardan daha da önemlisi, romanın kahramanı ( yazar) Anadolu’nun atalarının vatanı olduğunu söyler. Bu nedenle kendi vatanındayken Girit’e özlem duyulmasını garipsemektedir (a.g.e: 19). Öyleyse ona göre, Türk olmanın kriteri Anadolu kökenli olmaktır ; bu iddia da tüm Girit Müslümanlarını ister istemez yabancı konumuna düşürmektedir. Yazar ‘memleketine’ dair bu ikileme açıklama getirmek için giderek iki terim geliştirir: Girit ‘yurt’tur, Türkiye ise ‘anayurt’tur. Nihayet şöyle der: ‘Anayurduma varmak amacıyla yola çıkarken, bir daha dönmemecesine yurdumu terk ediyordum!’( a.g.e: 133); ayni şekilde : ‘ ben yurdumdan oluyor;...anayurduma gitmeye kalkıyordum’ (a.g.e:134, son sayfa). (12). Romanda anayurt sözcüğü sıkça geçer ( a.g.e: 104, 120,121). Bu kavram aşağıda ele alınacaktır. Ne var ki anavatanın sınırlarının tanımlanmamış olduğunu şu noktada belirtmek kayda değer: anavatandan anlaşılan yer bütünüyle Anadolu’dur. Burada şu soruyu sorabiliriz: Niçin Anadolu anayurttur da Girit değildir? Tarihsel açıdan bakarsak her ikisi de zor yoluyla ele geçirilmiştir; üstelik roman kahramanı Girit’te doğmuş,orada büyümüştür. Anadolu’nun anayurt oluşu Türklerin orada çoğunlukta olduklarından mıdır, yoksa orası Türk devletinin hükümranlık alanı olduğu için mi bu böyledir? Akla benzer sorular getiren ikinci roman, uluslar arası üne sahip yazar Yaşar Kemal’in ( 1922 - ) bir eseridir. Romanın konusu Rumların ayrılışıdır. Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana üçlemenin birinci kitabıdır. Hikaye , düşsel bir adadan Rumların mübadele nedeniyle ayrılışından sonra Müslüman roman kahramanı Poyraz Musa’nın adaya yerleşmesi etrafında kurgulanır. Rum Vasili adada kalmıştır ve adaya ilk ayak basacak olan Türk’ü öldürmeye kararlıdır. Ama sonuç olarak bunu yapmaz ve Musa’ya dostça davranır. Bu iki adam anımsadıkları çeşitli olayların örgüsünde geçmişi yeniden gözden geçirirler. Romanda Yunanlılarla Rumlar arasında bir ayrım gözetilmektedir. Rumlar ‘bu topraklarda’ üç bin yıldır yaşayan bir halk olarak sunulmaktadır (a.g.e: 50, 59, 73, 222, vs.) . 1919-1923 savaş yılları arasında Müslüman köylerini yakıp yıkanlar, Müslümanları katledenler, ırzına geçenler ise Yunanlılardır ( a.g.e: 59). Adada Rumlarla Türkler saf ve sevimli bir birliktelik içinde yaşamaktadırlar – sanki Anadolu’da milliyetçilik hiç var olmamıştır. Okuyucunun romanda karşılaştığı Rumlar Osmanlı devletine müthiş bir bağlılık içindedirler. Yunanistan’a göç etmek istememektedirler; bunun nedeni yalnızca adaya bağlılıklarından değil, kendilerini Yunanlı olarak görmüyor olmalarındandır. Bir Rum’un anlattığı gibi, Yunanistan’da Türk addedildiklerinden ötürü çok kötü muameleye maruz kalmışlardır ( a.g.e: 222). Bu Rumların çoğu mükemmel Türkçe konuşurlar. Osmanlı/Türk devletine olan bu bağlılıklarının ilginç bir yönü de askeri içeriklidir. Rumların Osmanlıların girdikleri savaşlarda yer alışları romanda tekrar tekrar anlatılır (a.g.e: 51, 54, 57, 293). Rumlar bu fedakarca davranışlarından gurur duyarlar. Örneğin Lena , oğullarının Mustafa Kemal’in yanında Yunana karşı çarpıştığını övünerek anlatır (a.g.e: 222). Romanda herkes, yani Rumlar, yörede yaşayan Türkler, devlet memurları , askeri yetkililer – Rumların gitmemelerini istemektedir ( a.g.e: 74). Bir Türk subayın adaya gelip mübadelenin insanların kaderini değiştireceğini duyurduğu ve Rumların ayrılışını geciktirmek için elinden geleni yaptığı bölümde bu bakış açısı iyice belirginleşir. Türk ordusunda askerlik yaptığı anlaşılan köylü Milto, haberi getiren subayı askeri disiplin içinde dinler ve ona asker diliyle cevap verir: Evet, komutanım. Her ikisi de, hem Milto hem de subay, bir Rum’un doğuştan asker olduğuna ve bu durumun cesaretle karşılanması gerektiği konusunda hem fikirdirler (13). Ama romanın hiçbir yerinde ‘diğer taraftan’, yani Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Müslümanlardan söz edilmez.
Zorunlu mübadele ve birbirinin karşıtı ‘vatan’ kavramları
Türk ve Yunan edebiyatlarında mübadelenin ele alınışında , bu ülkelerde ve bu ülkelerin etnik topluluklarında mevcut belli koşulları gözler önüne seren iki çok belirgin fark görmek mümkündür. Birinci fark, Türk tarafında mübadeleye karşı duyulan görece ilgisizliktir; Türk tarafı mübadelenin varlığını son yıllara kadar adeta yok saymıştır. İkincisi ise, birtakım romanlarda karşımıza çıktığı biçimiyle ‘vatan’ kavramına yüklenen özel anlamdır. Türkler geride bıraktıkları topraklara ait anıların kaydedilmesi ve korunması konusunda Yunanlılar kadar merak sahibi olmamıştır Yunanistan’da, ‘ayrılış’ın anısını taze tutmak, geride kalan ya da ‘kaybolmuş olan’ bir ‘baba ocağının’ ya da kasabanın anılarını kayıt altına almak amacıyla çok sayıda dernek ve vakıf kurulmuştur. ‘Kaybolmuş vatanlar’ ( hamenes patrides) ifadesi Yunanistan’da çok iyi bilinir ve bu ülkede önceki memleketlerin adını bir ‘Yeni’ önekiyle taşıyan ( bkz. Stelaku , bu kitap) yüzlerce köy ve banliyö vardır. Türkiye’de ise böyle bir olgu mevcut değildir ve mübadeleye olan sınırlı ilgi edebiyatta da ayni ölçüdedir. Türklerin mübadele olayına karşı duydukları sınırlı ilgiyi açıklayan bazı tarihsel, demografik, ekonomik ve siyasi nedenlerden söz edilebilir. Birincisi, Yunanlılar mübadeleyi bir askeri yenilginin sonucu, dolayısıyla da gurur kırıcı bir olay olarak görmeye razı olurken Türkler için mübadele bir askeri zaferin sonucudur: görece olarak çok daha az travmatik bir olaydır. İkincisi, Yunanistan’a göç edenlerin sayısı, Türkiye’ye gelen sayıdan çok daha fazladır: 450,000 Müslüman’a karşılık 1.2-1.5 milyon Hıristiyan yer değiştirmiştir (14). Görece sayılara bakıldığında fark çok daha büyüktür: Yunanistan’a yerleşen göçmenler nüfusun %20 sini oluştururken, bu oran Türkiye’ye yerleşenler için %3.8 dir ( 15). Ayrıca, Türkiye’ye gelen göçmenlerin %90 ı Lozan Anlaşmasının imzalamasından sonra belli bir denetim altında buraya gelmişken, bu imkânı kullanan Hıristiyan göçmenlerin oranı sadece %8 dir; büyük bölümü hiçbir koruma ve denetim altında olmadan Türkiye’den kaçmışlardır ( Arı 1995: 8, 88, 92). Hıristiyanların çoğu için mübadele deneyimi, Yunan ordusunun yenilgisi ardından Anadolu’dan canhıraş bir kaçıştır. Bu durumun Hıristiyanlar üzerinde bıraktığı etki, denetimli koşullarda göç eden Müslümanlarla karşılaştırıldığında çok daha yıkıcıdır. Dahası, Türklerin göç olgusuna daha yatkın oldukları söylenebilir çünkü Osmanlı İmparatorluğu döneminde sadece 1912-1920 yılları arasında Anadolu’ya Balkanlardan 400,000 göçmen gelmiştir ( Behar 1996: 62). Göçmenlerin sosyo-ekonomik yapıları da ayrıca önem taşımaktadır. Mübadil Müslümanlara oranla mübadil Hıristiyanların daha büyük bir bölümü kent kökenli olduğundan ve bunların okuma-yazma oranının daha yüksek olduğu varsayıldığından, birçok yetenekli yazarın bu grup arasından çıkmış olabileceği güçlü bir olasılıktır.Ayrıca, mübadeleyi izleyen yıllarda mübadillerden eğer yetenekli bir Türk yazarı çıkmış olsaydı bile kendisini, modern Türkiye’nin o sıradaki en yüksek ideolojik hedefinin , yani Anadolu’nun ‘Türkleştirilmesi’ üzerine inşa edilmiş milli bir kimlik yaratma hedefinin baskısı altında hissederdi. Bu ortamda her türlü irredentist söylem , dolayısıyla da ‘kayıp vatan’a göndermede bulunmak yasaklanmıştı ya da en azından iyi karşılanmıyordu. Ne var ki, mesele ab initio siyasileşmiş olduğu için yazarların, ne zorunlu mübadele fikrinin kendisine ne de uygulaması sırasında yaşanan pratiğe eleştiri getirmeden mübadeleye edebi referanslar yapmaları son derece zordu. (16). Bu meseleyi ele alan yazarların hemen hepsi, farklı derecelerde devlete muhalif olan solcu aydınlardı. Oysa 1925 den 1950lere kadar uzanan dönemde Türk medyasına çok sıkı bir sansür uygulanıyordu. Yerleşim sorunlarına ya da hükümetin yetersizliğine değinen yazılara getirilen kısıtlamalarla dolu bu yıllar, yazarlar için pek rahat bir dönem olmadı. (17). Bu gözlemlerin yanı sıra Türk edebiyatında yer aldığı kadarıyla mübadeleyi konu alan metinlerin tahlili, ulusal kimlik, vatandaşlık, anavatan, devlet ve keza Türk toplumunda mübadelenin kendisiyle ilgili bazı sonuçlara varmayı mümkün kılmaktadır. Sık sık dile getirilen bir görüşe göre devletin ulusal homojen bir yapıya kavuşturulmasını kolaylaştırdığı için mübadele Türk toplumu için olumlu bir hadisedir.Bir başka farklı bakış açısına göre ise Rumlar esasında bu ülkeye ait sadık Türk vatandaşlarıydı. Birbirinin karşıtı bu iki görüşün altında iki ayrı ulus ve vatandaşlık anlayışı yatmaktadır: etnik ve sivil yaklaşım. Etnik yaklaşıma göre , ‘Türkler’ sadece etnik açıdan Türk olanlardır. Sivil yaklaşımın iddiasına göre ise, bu memleketin üzerinde yer aldığı toprak parçası ‘Anadolu’dur ve bu topraklarda yaşayan herkes Türktür (18). Bu ikinci bakış açısı, mübadeleye tabi olan Türkleri ve Müslümanları, kesinlikle ve hiç şüphe götürmeksizin farklı bir milletin üyeleri olarak gören Yunan edebiyatına ait eserlerden çok açık biçimde ayırmaktadır. ‘Ulusumuz’ kavramının tanımı ile ilgili farklı yaklaşımlar esasen oldukça önemli bir farklılığa işaret etmekte olup her iki ülkede ulus yaratma sürecinin ( etnojenesis) hangi noktaya vardığını yansıtmaktadır. Yunanistan’da ulusal kimlik tanımında daha geniş bir mutabakat sağlanmıştır: bir kere, Yunanistan, 1830 dan bu yana bağımsız bir ulus-devlet olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye’de ise tanımlandırıldığı biçimiyle ‘kimlik sorunu’ hâlâ sıcak tartışmalara konu olmaktadır. Bu mesele, özellikle Türk aydınları , ama bir o kadar da İslamcılar, Kürtler, milliyetçiler, Kemalistler, ve bazı diğer kesimler arasında uzayıp giden tartışmalara yol açmaktadır. Türk edebiyatı metinlerinde Yunanlılar, kimi zaman olumsuz anlamda ‘öteki’ olarak, kimi zaman da ‘Anadolulu ve bizden biri’ olarak çeşitli ideolojilerin savunucusu yazarlar tarafından kendi ‘ulus’ tanımlarının bir öğesi olarak kullanılmaktadır (19) A.Yorulmaz ve Yaşar Kemal’in romanlarında görüldüğü gibi etnisite ve vatandaşlık,, bireylerin devlete olan bağlılıklarıyla yakından ilgilidir (20). Devlete bağlılık ve ‘Türk olma’ hali, çoğu kez devletin askeri harekatlarına bizzat katılma ya da en azından buna arzu duyma şeklinde ifade edilmektedir.İlk bakışta bu anlayış, vatandaşlığın modern anlamda Fransızca tanımına denk düşmektedir. Ancak daha derinden incelendiğinde bu bağlılığın, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi birey temelinde değil komünal ( millet) temelinde değerlendirilmekte olduğu görülür. Bu metinlerde Rumlar bütün olarak, grup halinde ya devlete sadıktırlar ya da değildirler. Bireyin davranışı milletin tüm üyeleri hakkında fikir sahibi olunmasında belirleyici unsurdur. Ama vatandaşlıktan daha da önemli olan yurt ve anavatan kavramlarının tanımıdır. A.Yorulmaz görüldüğü kadarıyla anavatan ya da yurt denilen yeri, Türk egemenliğinin hakim olduğu, Osmanlı ya da Türk devletinin hükümranlığında olan topraklar olarak algılamaktadır. Eğer bu devlet bu toprakları denetleme durumunda değilse o zaman söz konusu olan sadece ‘memleket’tir. Bu belki de Türk ve Yunan toplulukları arasındaki başlıca farklardan biri budur. Yunanlılar için insanın doğup büyüdüğü toprak vatanıdır ve bu devletten ‘bağımsız’ bir kavramdır (21) Muhtemeldir ki Türkler ve Yunanlılar bu farklı anavatan anlayışlarını yüzyıllar boyunca birbirinden farklı tarihsel deneyimlere sahip oldukları için edinmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğunda tebaa konumunda olan Hıristiyanlar için egemenlik nasıl tasavvuru mümkün olmayan bir şey ise , egemenliğin var olmaması da onların efendisi durumunda olan Müslümanlar için düşünülemezdi (22) Ayrıca, şunu da belirtmek gerekir ki geleneksel İslam bakışında iki ayrı dünya mevcuttur: bunların birinde İslam’ın egemen olduğu, Müslümanların denetimindeki topraklar vardır, diğerinde ise dünyanın geri kalan bölümü, yani İslam’ın hükümranlığı dışında kalan topraklar. Bunların birincisine ‘İslam’ın toprakları ( dar-el İslam), diğerine ise ‘savaş toprakları’ ( dar-el harb ) denir. Birincisi Müslümanların barış ve huzur içinde yaşadıkları yerlerdir; ikincisinin sakinleri ise savaşçı, yani harbi insanlardır. İslam güçlerinin bu dış dünyayla çatışma içinde olmaları gerekir. Türkçe metinlerin ortak özelliği devletin önemi ve merkeziyetçi yapısıdır. Elbette ki devletin etnik yapısı halkın etnisitesini belirler; bunun tersi doğru değildir. Dolayısıyla, Anadolu’nun Yunanlıları ve Rumları orada doğup büyüdükleri için değil, sık sık hatırlatıldığı gibi devlete hizmet ettikleri için Türkiye’nin bir parçasıydılar. Devlet yanlış yönetiliyor bile olsa, ona sadakat esastır. (23). Bu anlayış, devletin uygulamalarına karşı eleştirel bir tavrı olan solcu yazar Yaşar Kemal’in Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana adlı romanında da açıkça görülür ( bkz. yukarıdaki değerlendirme). Esasen, tüm solcu yazarlar eleştirilerini devlete karşı yöneltmeyi seçmişlerdir – bu anlamda da devlet merkezidir. Hatalı davranmakla suçlananlar bireyler değil, devlettir; devlet fiilde bulunur, bunun sonucu olarak bireyler ya sıkıntı çekerler ya da ikbale erişirler. Bu metinlerin içinde bir sivil toplum kavramına rastlamak mümkün değildir. Sivil toplum kavramının olmayışı, Türk edebiyatında nüfus mübadelesinin önemli bir olay olarak ele alınmamış olmasının ek bir nedeni olarak düşünülebilir: Müslüman topluluklar içinde kişinin ait olduğu bir toprak ya da bir ‘yer’ duygusu , her zaman Müslüman devlet ve Müslüman hükümranlığı ile ilişkilendirilmiştir. Tarihsel olarak bakıldığında yerleşim yerlerinin Osmanlı devleti tarafından planlanmış olduğu bilinmektedir. Müslümanlar yeni fethedilmiş topraklara yerleşiyorlar, bu topraklar devletin buyruğu doğrultusunda savaşlarda kaybedildiğinde yeniden boşaltıyorlardı. Ne var ki anavatan hep yerinde duruyordu: merkezi Müslüman devlet asırlar boyunca hep oradaydı. Böyle olduğunda bir ‘memleket’in kaybı, Müslümanlar için tıpkı Yunanlılara karşı kazanılan bu son zaferde olduğu gibi ‘devletleri’ muzaffer olduğu sürece gerçek anlamda bir felaket sayılmazdı (24).
Edebi Eserler Bibliyografyası
Aladağ, E. (1987) Sekene, Türkleşmiş Rmlar/ Dönmeler ( İstanbul: Belge ve Marenostrum) Ali, S. (1975) [1947]. ‘Çirkince’, Sırça Köşk ( İstanbul: Bilgi). Atılgan, Y. (1974) [1973]. Anayurt Oteli ( Ankara: Bilgi). Baykurt, F. (1960). Cevizlideki Kilise Efkâr Tepesi ( İstanbul: Remzi). Baysal, F. (1972)[1944]. Sarduvan( İstanbul: Tel). Biberyan, Z. (1966). Yalnızlar (İstanbul: Öncü) Cumalı, Necati. (1986) (1976) Makedonya 1900. ( İstanbul: Makedonya). ---------(1998)(1995).Viran Dağlar( İstanbul: Cumhuryet Kitap Kulübü). Çiçekoğlu, F. (1992). Suyun Öteki Yanı( İstanbul: Can). Dinamo, H.İ. (1968). Ateş Yılları ( İstanbul: Yalçın). ----------, 1969). Savaş ve Açlar (İstanbul: May). Eroğlu. M. ( 1994). Yürek Sürgünü. ( İstanbul: Can). Gündüz, A. ( 1928). Dikmen Yıldızı ( İstanbul: Semih Lütfi). Güntekin. R. N. ( 1970) (1942) Ateş Gecesi ( İstanbul: İnkilap &Aka). Karaosmanoğlu. Y. K. ( 1987) [1953-1954] Panorama ( İstanbul: İletişim). Kemal Y. (1998). Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ( İstanbul: Adam). Levi, M. (1990). Madam Floridis Dönmeyebilir( İstanbul: Afa). ------ (1992). En Güzel Aşk Hikayemiz (İstanbul: Afa). Otyam, F. ( 1985). Pavli Kardeş ( İstanbul: Kaynak). Şengil, S. (1987). ‘Karagedik’, Savrulup Gidenler ( İstanbul: Can). ( İlk basımı 1980de, Es Be Süleyman Es Hikayeler) Tahir, Kemal. (1969). Kurt Kanunu ( İstanbul: Bilgi). Yorulmaz, A. (1998) [1997]. Savaşın Çocukları İstanbul: Belge).
Notlar
5.‘Eşraf’( dignitaries) sözcüğünü romanda Türkçe’de biraz muğlak, biraz da tehditkâr bir anlam yüklenmiş olan ‘onlar’, ‘bey’, ‘ağa’ sözcüklerinin tümünü kapsar şekilde kullanıyorum. Şüphesiz yazarın kafasında olan ‘burjuvazi’dir ve devleti denetleyen, mübadeleyi yönetenlerdir. 6. Faik Baysal’ın (1919 -) romanı Sarduvan’a başlarken anlatacağı kasabayı artık ayrılmış bulunan Rumların eskiden oturduğu bir yer olarak betimlemesi , ama esas anlatacağı şeylerin bununla ilgili olmadığını söylemesi ilgi çekici bir noktadır. 7. Örneğin bkz: İ Venezis, To Noumero 31328, Galini, Lios, O Apogonos tou Eksomoti,Akif veOros ton Elaion; S. Doukas, Istoria Enos Aichmalotou; S. MirivilisTo Prasino Vivlio; K. Politis, Stou Hatzifrangou; F Kontoglou, To Aivali, İ Patrida Mou; D. Sotiriyou,Oi Nekroi Perimenoun, Matomena Chomata, ; L. Nakou I Kyria Doremi, i Istoria tis Parthenias tis Despoinas Tade; P Prevelakis, To Chroniko Mias Politias; Y Theotokas, To Chroniko tou 1922; O Leonis; N. Kazantzakis, Oi Adelphophades; M Loudemis, Synephiazi.Son zamanlarda başka yazarlar da benzer eserle vermişlerdir. Örneğin: Ch. Samoulidis,Oi Karamanides, A Nenedakis, Oi Voukephaloi; Y. Andreadis , Tamama; M. Vienoglou, To Megalo Ploio. ‘Kaybolmuş vatanlar’ ( chamenes patrides) Yunanistan’da iyi bilinen bir nitelemedir ve kovulan halkın Yunanistan’a gelmeden önce yaşadıkları topraklar anlamına gelir. 8.Bu konudaki Arı, Arıkan, Berber, Çapa, Tekeli ve Yerasimos’un çalışmalarının bibliyografik listesi için bkz: (bibliyografya Arı, 1995). 9. Örnek için bkz :Uluslararası Foça Sempozyumu, Ağustos 1996, Foça, İzmir; ‘Bir Kültür Mirasının Araştırılması: Osmanlı Dünyasında Türk ve Yunan Toplulukları’ , Nisan 1997, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul ( Bkz: Önsöz). 10. Örnek için bakınız: Cunda/Moshonisi’de yaşayan üçüncü kuşak mübadil T. İzbek anıları Girit’te Yunanca olarak yayınlandı ( 1997: 68-77). Ayrıca bkz: Balta ve Millas’ın ( 1996) ve Millas’ın (1998) ‘Venezis ve Venezis’te Türk İmajı’ üzerine çalışmaları. Atina, Küçük Asya Araştırmaları Merkezi arşivinden bazı veriler 2001 yılında Göç adıyla İletişim yayınevi tarafından yayınlandı. 11. Bu doğrultuda yazan diğer yazarların arasında Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir,(1886-1973), Kemal Tahir( 1910-1973), Hasan İzzettin Dinamo, (1909-1989), ve Yılmaz Karakoyunlu (1935 -) sayılabilir. Bu yazarlara göre , Yunanlıların ideolojik, etnik, kültürel özelliklerinden uzak kaldığı, ve Türk devletine siyasi açıdan sadık, Türk ordusunda askerlik hizmetini verdiği sürece ‘Rum’ olumludur. ( bkz: Millas 2000). 12. Türkçe’de atavatan ( fatherland) yerine anavatan, anayurt (motherland) sözcüğü kullanılır. Bu bağlamda kullanılan diğer sözcükler, memleket ( ülkeye yakın anlamlı) ve vatan’dır ( Fransızca’daki patrie karşılığı). 13.Üç kez tekrar edilen ifade asker doğmuş bir toprağın çocuğu dur. Bu cümlecik popüler Türkçe deyim olarak , Türk asker doğmuş cümlesini hatıra getirir. Türklerin asker olarak devletlerine hizmet etme gibi doğuştan bir yetenekleri olduğu anlamına gelir. Burada yaratılmak istenen genel izlenim, bu Rum’un Türk’e benzediğidir. 14.Mübadeleye tâbi tutulan Müslümanlara ait genel olarak kabul edilmiş olan sayı 350,000 dir ( bkz:İkinci bildiri, s. ?????); ancak bazı başka resmi kaynaklara göre bu sayı 456,720 dir ; bunların 50,000i kendi inisiyatifleriyle gelmişledir ( Arı 1995: 92). 15.1923 de Yunanistan’ın nüfusu yaklaşık beş milyon, Türkiye’ninki ise yaklaşık on üç milyondu. Başka bir açıdan Nüfus Mübadelesinin etkisi nüfus ‘kaybı’ yönünden incelenebilir. Bu bağlamda her iki ülkenin de eski nüfuslarının yaklaşık %10 unu kaybettikleri söylenebilir. 16.Şemseddin Sami ( 1850-1904) ve Ahmet Mithat ( 1844- 1912) gibi ‘kaybedilmiş’ çeşitli Osmanlı topraklarında doğmuş ve de / ya da büyümüş Osmanlı/ Müslüman yazarlar, ‘memleketleri’ hakkında yazmamışlardır.Ancak Ömer Seyfettin ( 1884-1920) doğup büyüdüğü Balkan şehri hakkında bazı kısa hikayeler yazmıştır.1995 de yazdığı Makedonya Türklerini anlatan romanı Viran Dağlar ile N. Cumalı (1921 -) bu duruma bir istisna teşkil etmektedir.N. Cumalı’nın ayrıca, 1976 da, ailesinin yaşadığı toprakları anlattığı Makedonya 1900 adıyla kitaplaşmış kısa hikayeleri yayınlanmıştır. 17. 1925 yılında ayni yıl vuku bulan Kürt isyanının ardından Takrir-i sükun kanunu çıkarılmış, bu isyana ilişkin haber yasağı uygulanmaya başlanmıştı. Ne var ki bu kanun, her türlü muhalefeti susturmak için kullanıldı. ‘Yabancılar’ın gelişinden söz etmek isteyenin cesaretini kıran bir başka gelişme de 1920lerde ve 1930 larda Türkiye’de Türklerin saf bir ırktan oluştuğunu savunan bir teoriyi yerleştirme çabalarıdır ( bkz: Keyder, Aktar bu kitap; Ayrıca bkz: Oran 1998: 158). 18. Türk kimliğini Anadolu ile özdeşleştirme çabası en uç biçimiyle E. Aladağ’ın Sekene adlı kitabında (1997) görülür. Bu bildiride bu kitap ele alınmamıştır çünkü edebi bir eser olmaktan çok bazı hayal ürünü olayların inceleme ve yorumuna dayanmaktadır. Bir Türk, ailesi Anadolu’dan göç etmiş bir genç kadınla konuşmaktadır. Kadının ‘Anadolulu’ olduğu için kendisinden daha Türk olduğunu söyler ( a.g.e: 104). Kadın da kendisine Türk demektedir, çünkü, kendi sözlerine göre ailesi ‘bu topraklardandır’(a.g.e:100). 19.Yunan ve Türk edebiyatında ‘öteki’ kavramı, ulusal kimliğin ifadesindeki rolü gibi konular çok karmaşık olup bu bildiride ele alınmayacaktır. Daha fazla ayrıntı için bkz: Millas 2000,2001. 20. Ayni anlayış F. Otyam’ın yukarıda adı geçen anı-romanında da görülür. Devlete bağlılığın ve dolayısıyla ‘Türklüğün’ askeri harekata katılmakla eş değer tutulduğu anlayış başka Türk yazarlarında da , konunu doğrudan mübadele olmadığı metinlerde de karşımıza çıkar. Tarık Buğra ve Kemal Tahir, bu görüşü paylaşan iki ünlü yazardır. 21.Bu görüş bu kitapta yer alan başka bildirilerde de paylaşılmaktadır. Stelaku, Hirschon’un çalışmasına göndermede bulunarak Yunanlı göçmenlerin yeni vatanlarında yanlarında ‘taşımış oldukları’ bazı tanıdık semboller yoluyla bir aidiyet duygusu yarattıklarını söylemektedir. Koufopoulou , Cunda’da (Türkiye) Giritli mübadillerin Girit’e dönme konusunda hiçbir istek dile getirmediklerini, bu anlamda, bu isteği açıkça ifade eden Yunanlılardan ayrıldıklarını belirtmektedir. Köker bildirisinde, a) bazı göçmen Türklerin, ordu saflarında çarpışmamış Türklerle konuşmayı reddettiklerini ( ‘sen bu vatan için ölmedin’) ve b) bazı göçmenlerin neden geri gitmek istemediklerini gayet açık belirttiklerini: (‘ Biz şimdi Türk topraklarındayız, Müslüman topraklarındayız. Kim gidip gavurların memleketinde yaşamak ister?) ifade etmektedir. 22. Kıbrıs’ta güncel paralel bir durum için bkz.: 24 no.lu not. 23.Türk toplumunda devletin merkezi rolü kamusal yaşamın çeşitli alanlarında dolaylı biçimde görülür. Örneğin Türkiye devlet televizyonunda konuşan Profesör Hikmet Şimşek, Türklerin tarih boyunca var olmalarının nedenini iki korkuya, Tanrı ve devlet korkusuna bağlamış ve ‘devlete olan bu saygı hep sürmelidir’, demiştir ( TRT 1 , 10:00, 15 Kasım 1998). Türklerde vatan anlayışı hakkında sıra dışı ve oldukça belirsiz bir görüş de Volkan ve Itzikowitz (1994:192) tarafından telaffuz edilmiştir: ‘Osmanlı İmparatorluğunda devlet kavramı öylesine ezici bir kavramdır ki vatan kavramı ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Genç Osmanlılarla birlikte ortaya çıkmıştır. ..’ Kavram geç ortaya çıkmış, geç pekiştirilmiştir. 24.Kıbrıs’ta son zamanlarda tartışılan bir konu da Kıbrıslı Türkler için ‘vatan’ın neresi olduğudur. Kullanılan sözcükler vatan ve yavru vatan dır. Bazı Kıbrıslı Türkler Türkiye’yi anavatan, Kıbrıs’ı da onun ‘yavrusu’ olarak görmektedirler. Kimileri için ise vatan Kıbrıs’tır. Dikkate değer olan, birinci grup genellikle Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların bir arada yaşamalarının ‘şartlardan ötürü’ mümkün olmadığını söylerken ikinci grubun yani kendilerini daha çok mekân ile , bu durumda Türkiye ya da Anadolu yerine Kıbrıs ile tanımlayanların, egemen devlet olgusu yerine fiziksel vatana daha fazla bir bağlılık içinde olanların, birlikte yaşamaya daha fazla yatkınlık içinde olduklarının gözlemlenmesidir. Dolayısıyla, siyasi sorun, bir kimlik sorunu, kişinin ait olduğu yerin algılanması sorunu haline dönüşmektedir. |
| Son Güncelleme ( Cuma, 23 Aralık 2011 20:29 ) |













.jpg)
