| TARİHLE İLGİLİ BİR ROMANIN ELEŞTİRİSİ: GÜZ SANCISI/Toplumsal Tarih | ||||
|
|
Toplumsal Tarih dergisinde Nisan 1994’de yayınlandı (s. 59-60) TARİHLE İLGİLİ BİR ROMANIN ELEŞTİRİSİ
GÜZ SANCISI
HERKÜL MİLLAS
Yılmaz Karakoyunlu'nun Simavi Yayınlarından çıkan Güz Sancısı romanının konusu 1950 yıllarının İstanbul'unda geçer. Yazar büyük bir özenle o yılların yaşamını canlandırır. Zamanın dükkânları, sinemaları, pastahaneleri, afişleri, sanatçıları, politikacıları, yiyecekleri, eğlence biçimleri, randevucuları, sevilen arabaları, ekonomisi, politik tartışmaları romanın içinde kişilerin serüvenleriyle birlikte sergilenmektedir. Roman 6-7 (1955) Eylül olaylarıyla son bulmaktadır. Romanın kahramanları büyük bir etnik çeşitlilik sergiliyor. İstanbul çeşitli etnik gruplardan oluşan kent gibi çiziliyor: Ester Yahudi'dir, Rhea Rum'dur, Katerina Rus'tur, Behçet Türk; Kürtler, Ermeniler de vardır. Bütün bu kimseler aynı etnik gruptan kimselerle ilişkili gösterilmekle beraber (örneğin Ester büyükannesiyle yaşar, Rhea'nın kocası Aleks'i tanıyoruz, Behçet'in babasını Hacı Kâmil Efendi'yi görüyoruz), etnik grup ya da cemaat ilişkileri ve bağları ikincil gibidir; bütün bu insanla büyük bir yakınlık, dayanışma, anlayış, dostluk içinde yaşarlar. Din, dil, gelenek farklarıyla ulusal peşin yargılar hiç yokmuş gibi bir ilişkiler bütün çizilmektedir. İlişkiler temelde aşka dayanır; ve genellikle azınlık üyesi kadınlar Türk erkeklere hayranlık duyup âşık olurlar. Kitabın kahramanı Behçet ideal bir kimse olarak sergilenir: yakışıklıdır, başarılı bir tıp öğrencisidir, mükemmel Fransızca konuşur, sanattan anlar, duyarlıdır, insancıldır, yardımseverdir vb. Genç bir Yahudi fahişe, Ester, Behçet'e, bir vizite sırasında, Behçet örnek (ve Türkiye gerçeklerine göre beklenmedik) bir gözüdoymuşluk ve nefsine hâkimiyetle, soyunan kadına bakmakla yetindiği için âşık olur. Roman bu çiftin ilişkileri etrafında döner. Kuledibi fahişesiyle dergâhtan ayrılma Konyalı Behçet'in ilişkilerinde biraz şaşırtıcı olan, yüksek düzeydeki felsefî konuşmalarıyla Batı etiketine bağlılıklarıdır (örneğin s. .28, 34). Rant sahibi Aleks'in dulu Madame Rhea, Behçet’in babası, ney üfleyen Mevlevi dervişi Konyalı Hacı Kâmil Efendi'ye âşıktır; onunla yatmak iste, o karısına âşıktır, yakınlık gösterir fakat cinsel konularda ödün vermez. Rhea şöyle der: "Bir keresinde köprü uzattım geçmedi. İkincisinde açıkça söyledim, oralı olmadı... Eğer Hacı Kâmil Efene bir daha (Anadolu'dan) gelirse, kimsenin gözünü yaşına bakmadan koynuna girerim" (s. 24). Rhe Behçet'i çok sever, "oğlumu evlendireceğim" der, bu yolda elinden geleni ardına koymaz (s. 95). Romanda sık karşımıza çıkan başka bir Rum kadın, randevu evi işleten Madam Atina'dır. Bu Madam "Tatavla'dan getirdiği kıvrak Rum kızları(nın), kendi ırkının mükemmel hususiyetlerini pazarlar"dı (s. 53). Başka Rum kadın yok. Erkeklerden, pek ayrıntılı bir biçimde olmasa da tanıdıklarımız, meyhaneci Lambro'dur, Behçet'e hep kazık atmak isteyen, "alışverişlerden yüklü kâr etmek için küçük kurnazlıklar" yapan manav Tanaş'ür (s. 52), Degüstasyon'un garsonlarından Konstantin ve Köse Yorgi'dir. Bu iki Rum, serseri ama saf ruhlu Emirdağlı'nın anası ölünce yakınlık gösterirler (s. 123). Devlet işlerine ciddi bir biçimde eğilmeyen Adnan Menderes'e "kırgın, biraz endişeli fakat her safhada saygılı" olan milletvekili Hacopulos da bir an bir sayfada görünüp kayboluyor (s. 131). Çocuklar yok. Rhea kısırdır. Romandaki öteki kadınlar zaten bekâr; Behçet'e âşık olan Nemika var örneğin. Sonunda Behçet onunla evlenecek, ama çocukları olmayacak. Bir Rum "kopili" görüyoruz, oldukça saf, romantizm dönemi (yoksul ama bozulmamış!) halkçılığı kokan, ulusçuluk ötesi, insancıl ve ütopik bir tablo içinde: "Sünnet kervanını alkışlayan çevre insanları, caddeyi doldurmuştu. Renk renk elbiseleri, yaşlı genç yüzler, ayrı ayrı dilleriyle canlı bir kalabalık, orta kültürün hamurunu yoğuruyordu... Doğu ve Batı kültürünün tam kaynaşmadan, fakat birbirini zorlamadan birlikte sürdürüldüğü bu müsamaha sahnesine katıldı. Önünde bir Rum kopili... ellerini çırpıyordu" (s. 12). Romanın en güçlü ve çarpıcı bölümü, 6-7 Eylül gecesi süresinde yapılan tahribatın ve saldırıların anlatımıdır. Daha önce sokak gösterileri sırasında "Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır", "Bu millet koynunda yılan beslemez" (s. 47, 55) gibi sloganların atıldığını, Menderes'in "Hiç kimse, beş yüz yıllık müsamahanın bir gün kükremeyeceğinden emin olamaz" (s. 79) dediğini okuyoruz. Yazar ekonomi konusunda görüşünü de şöyle dile getirecektir: "İslâm, iktisadiyatın taşıdığı ehemmiyeti idrakten acizdi... Esnaf palazlandır(ılarak) mesele çözülemezdi.. Gökalp'in 'korumacılık fikri' statik bir hevesti. Moiz Kohen, Parvus Efendi, Kirkor Zohrap bile Ziya Gökalp'ten daha korumacı sayılırdı... Halk Partisi celallenmiş ve Müslüman tüccar yaratacak gücü bulmuştu, İstanbul'un para babalarını Aşkale'ye süren Varlık Vergisi, Anadolu tüccarlarını Dersaadet'in kenar mahallelerine getirmişti. Bu nimetli büyük fırsat yarım bırakılmamalıydı. Demokrat Parti, hazır fırsat eline geçmişken, Halk Partisi kadar bile cesaret göstermekten geri mi kalacaktı?" (s. 109). Ve olaylar patlak veriyor: Önce "Ata'nın evi bombalandı" haberi yayılıyor, sonra "Hainlerin kökü buradadır. Kökünü kazımadıkça hiç bir netice alınamaz" sloganları duyuluyor (s. 154). Sonra "on binlerce insan" vitrinleri kırıyor, malları tahrip ediyor ya da yağmalıyor; kumaşlar makaslanıyor, üst katlardan eşyalar kaldırımlara atılıyor, Rumlar dövülüyor, Degüstasyon'un Yorgi'si kanlar içinde kalıyor, Tanaş'ı makasla sünnet etmeye koyuluyorlar, - polisler talan güruhuna yol açmaktadır - Rhea'ya saldırıyor ırzına geçmek istiyorlar, Madam Atina'nın kızlarına saldırıyorlar, sokak ortasında Ester dövülüyor, kanlar içinde ırzına geçiliyor, kiliseleri, dükkânları ve evleri alevler sarmış yanıyorlar: "yangınlar, simsiyah gecenin içinde ölgün kandiller gibi için için yanıyordu" (s. 161-171). Romanın Türk kahramanları bu arada saldıranlara karşı çıkıp Rumları (ve öteki gayrimüslimleri) koruyorlar: Emirdağlı, Yorgi'yi; Zaralı Zehra, Madam Katerina'yı; Hacı Kâmil Efendi yaşına rağmen Rhea'yi; Fatımetüz Zehra Hanım, Tanaş'ı; Behçet, Ester'i korumak için adam dövüyorlar, satır ve makaslarla adam öldürmeyi bile göze alıyorlar. Her saldırıya uğrayan gayrimüslimin yanında koruyucu birer Türk duruyor gibidir. Bu korunan ve kurtarılanların hepsi, gözleri yaşlı, onları koruyan Türklere şükranlarını dile getiriyorlar: "Sen ne güzel bir adamsın Behçet!" diyerek örneğin (s. 171). Romanın sonsözünde Ester'in İsrail'e, Rhea'nın Selânik'e göçtüğünü öğreniyoruz. Gidenlerin gönlü geride kalmıştır. Ester İsrail'de, (bir Yahudi ile evlenmesine rağmen) çocuğuna "Behçet" ismini verecek, Rhea ise Selanik'teki apartmanına ‘Ester’ ismini verecektir (Yunanistan'da apartmanlara isim verme alışkanlığı yoktur). Roman boyunca farklı din ve dilden insanların sevgi ve anlayışla, dostça yaşamış olduklarını görmüş olduk - bunun dışında da 'hoşa gitmeyen' ilişkiler görmedik. Ancak bir soru yanıtsız kalmaktadır. Romanda Rumlara hıncı olanlar görünmüyor; peki, olayları yapanlar kimlerdir? Tüm suç hükümette midir? En olağan yanıt budur denebilir. Romanda Adnan Menderes'in sorumluluğu vurgulanmaktadır. Ancak Halk Partisi'nin de Varlık Vergisi'ni uyguladığı anımsatılmaktadır. Yoksa sorumluluk genel olarak (soyut bir) devlette midir? O zaman da tahribatı yapan kimselerin coşkusunu ve sevincini nasıl açıklayacağız? "Hepsinin dilinde milli bir heyecan ile, ilahi bir kelam birleşmişti. Hepsinin dudaklarında Allah rızası için yağmaya davet, vardı... İnsanların gözünde sevinç vardı" (s. l6l). Onbinlerceydi bunlar ve romanda bu insanlardan bir tekini bile yakından tanımıyoruz. Yalnız bir ara Tanaş'ın dükkânını talan eden ve kendisini sünnet etmeye çalışan kimselerin ruh hallerini anlıyor gibi oluyoruz. "Tanaş'ın küçümsediği, her fırsatta alay ettiği, hatta dükkânın önünden geçiyor diye mahalle bekçisine dayak attırdıkları karşısındaydı... layık olduğu dersi vermek için gelmişlerdi". "Bu herifler yıllarca soydular bizi" diyecek saldıranlar. Haklı bir öfke, bir yere kadar anlaşılır bir tepki miydi olaylar? Yazar bu konuda açık değil. Tanaş'ı kurtaran kadın bile "Bu dayak sana yeter... Sen utanmazın birisin. Ama dersin böyle olmamalıydı" diyecektir (s. 167, 168). Dozu kaçırılmış bir "ders" miydi olaylar? Yoksa neden ekonomik miydi? Bu "iktisadiyat" anlayışı sömürüyü mahalle manavı düzeyinde mi algılıyordu? Peki sömürüyle sünnet etmenin, sınıfsal tepkiyle ırza geçmenin ilişkisi nasıl açıklanacak? Bu nasıl bir anlayış, bir felsefe, bir ideolojidir? Yıkımı getirenler çoğunluktaydı kuşkusuz; Rumları (ve genel olarak saldırıya uğrayanları) savunmuş olanlarsa - var olmuşsa böyleleri - azınlıktaydı. Oysa roman bu oranlan tersine çevirmiştir. Romanda herkes Rumların yanında yer alıyor. Saldıranlar kimdi? Değerleri neydi? Azınlıkları nasıl değerlendiriyorlardı? Neden böylesine çoktular? Devletle çoğunluğun elele gerçekleştirdikleri bu operasyona karşı, o geceden sonraki günlerde neden hemen hemen kimse, bir gösteriyle ya da bir yazıyla karşı çıkmadı? Eleştiriler neden yapılan haksızlığa karşı yöneltilmedi de, hep Türkiye'ye yapılan kötülük gündeme getirildi? Bu soruları kendilerine sormak isteyenler bu romanda yanıtları bulamıyorlar. Kimi sorulardan ve sorunlardan kaçınılmış; pek gerçekçi de olmayan cinsel ağırlıklı ilişkiler ön plana çıkarılmış. Roman bundan dolayı ne denli insancıl, özlemli, dostluktan yana ve kimi gerçekleri belki ilk kez böylesine yüreklilikle ortaya ko
* |












.jpg)
