Eğitim tartışmasını tartışmak
Yazdır

Zaman Gazetesi

27/03/2012

Herkül Millas

Lafı ağzında gevelemek veya lakırdıyı çiğnemek gibi deyimler şu anlama gelir: Konuşmanın sakıncalı bir biçim aldığını anlayınca söze başka bir yön vermek.

Bu yolu seçmek iyi mi, kötü mü; yararlı mı, zararlı mı; dürüst mü? Kanımca bu sorunun cevabı duruma göre değişir. Tartışma, eğer işleri çıkmaza sürükleyecek bir kavgaya götürüyorsa "lafı gevelemek" en iyi seçenek olabilir; yok, lafı dolandırma çözümsüzlüğü besliyorsa konuyu saptırmamak daha yararlı sayılabilir. Eğitimle ilgili tartışmaları izledikçe en başta bu sorunsala takıldım: Tartışma çözüme mi, kavgaya mı yöneliyor? Bu sorunun cevabına göre bize de (yani her yurttaşa da) açık veya örtülü konuşmak düşer, doğal olarak.

Okumakta olduğunuz yazıyı tetikleyen, son günlerde Zaman'da eğitimi ele alan birkaç yazı oldu. Örneğin, Levent Köker başlık olarak temel soruyu sordu: "Neyi tartışıyoruz?" (22 Mart) Tartışılanın "din, daha doğrusu din eğitimi ve dolayısıyla din-devlet ilişkileri ve tabiî lâiklik" olduğuna dikkati çekiyor. Atilla Yayla da "Gerçek düşünce ve talepler doğrudan olmaktan ziyade dolaylı ve üstü örtülü biçimde ifade ediliyor, laflar dolandırılıyor, eğilip bükülüyor. Bunca laf kalabalığını temizlersek problem bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Türkiye'de eğitim sistemiyle ilgili anlaşmazlık ve çekişmelerin merkezinde yatan konu (veya mesele) din eğitimidir." diye yazdı (16 Mart). Mümtaz'er Türköne de "Bu projenin eğitimle bir alâkası yok. Hükümet din eğitiminin önünü açıyor...Toplumun din eğitimi ihtiyacı var. Bu ihtiyaç, arzu edildiği ölçüde karşılanamıyor. Çünkü devlet din eğitimini tekeline almış durumda. Bu yüzden bir demokratikleşme sorunu ortaya çıkıyor. Bu talep din eğitiminin özgürleşmesi talebi olarak siyaset piyasasına yansıyor... Herhangi demokratik bir ülkede bu işler nasıl düzenleniyorsa, neden aynısını talep eden aydınlarımız yok?" diye yazdı (23 Mart). Ali Bulaç da "[Yaygın eğitim] Kartezyen, doğası itibarıyla dini, felsefeyi, mitolojiyi, metafiziği dışarıda bırakır ... telkin ettiği hayat tarzı materyalizm, dünya görüşü zımni nihilizm, bilinen sıfatı sekülarizm... Doğası gereği 'müteal/aşkın, batın/içkin ve mead/öte' boyutlarından yoksundur. Bu bilginin sosyalist, faşist veya kapitalist/liberal sistemlerde üretiliyor olması fark etmez." diye yazdı (19 Mart).

Yani bu yazarlara göre tartışma aslında eğitimle ilgili değildir, din eğitimiyle ilgilidir. Bana göre ise, bundan da öte, inançların tartışması söz konusu. Dolayısıyla tartışmanın "eğitim" alanında hapsedilmesi bir sağırlar diyaloğuna neden oluyor. İma yoluyla konuşmalar ve dolaylı olarak elde edilmek istenenler, yalnız konunun ele alınmasını engellemiyor, karşılıklı beslenen ve sarmalaya dönüşen bir güvensizliğe de neden oluyor. Farklı görüşte olanlar anlaşamadıkları konuyu ele almak yerine başka ve ikincil konulara yönelmeleri asıl konunun tartışılmamasına neden oluyor. Tartışanlar bir şeylerin söylenmediğini sezmekte ve bu suskunluğu kötü niyet ve şaibeli proje olarak algılamakta.

Açık konuşmak yalnız samimiyet işareti değildir, her tartışmanın temel şartıdır; olmazsa olmaz. İnanç konusunda tartışmalar vesayetçi rejimlerde ve toplum mühendisliğinin egemen olduğu din karşıtı otoriter rejimlerde yapılamaması anlaşılırdır. Bu tür sıkıntıların var olmadığı durumlarda ise sorunlar açıkça tartışılabilir. İfade özgürlüğü de zaten bunun için vardır. Kanımca bugün de yukarıda alıntıladığım yazarlar bunu yapmaktadırlar.

Kendi açımdan tartışılması gereken -ve zaten dolaylı yapılan da budur- zorunlu din eğitiminin ve genel olarak dinin toplum içindeki konumudur. Zorunluluk akla mecburiyeti ve zoraki bir uygulamayı getirmektedir. Laiklik tartışmalarının demokrasi ile bir arada ele alınmasının nedeni de budur. Sezilen gerilim inançlı ve inançsızlar arasında değildir, çünkü aslında "inançsız" gibi görünenin de, kendine özgü bir inancı ve bir "doğrusu" vardır. Asıl çatışma insanlar arasında var olan güç dengeleriyle ilgilidir. Güç dengesi ise kaçınılmaz olarak her zaman zayıfın aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Bu yüzden sorun yalnız demokrasi sorunu, yani çoğunluk-azınlık sorunu değildir; her bireyi ayrı ayrı ilgilendiren bir insan hakkı sorunudur -en azından güçlü olmayanların açısından bu böyledir.

EĞİTİM TARTIŞMALARINDA TEMEL SORUN

Zorunlu/mecburi din eğitimi savunulurken en başta göze batan ise azınlıkta kalanlara karşı kullanılan iki güç dayatmasıdır. Her ikisi de zorunluluğu (zoraki olanı) haklı gösteren meşruiyet söylemleridir. Birincisi, her inancın temel varoluş varsayımıdır: "bizim inancımız tek doğrunun ifadesidir, doğru olan neden yaygınlaştırılmasın?" diye ifade edilebilir. Hatta bu yoldaki çabalar asli görev sayılır. İkinci meşruiyet söylemi ise "çoğunluğu temsil ediyoruz" söylemidir. Her ikisi bir araya getirildiğinde -"doğru yoldayız" ve "demokratik çoğunluk biziz"- çoğunluğun gücü baskın ve ezici olabilmektedir.

Bu söylemler azınlıkta kalanlar üzerinde zoraki bir uygulama olarak hissedilmektedir. Bu durumda ise tek savunma söylemi, pek lafı edilmeyen "insan hakkı" terimidir. Yani asıl tartışma, eğitim, din eğitimi, zorunlu veya seçmeli eğitimin ötesinde dayatmacı-özgürlükçü uygulamalar konusunda olmalıdır. Özgürlük ise bu kapsamda demokrasi ve çoğunlukta olmakla hiç ilişkili değildir. Tam tersine bu anlamdaki "demokrasi" baskının mazeretine dönüşmektedir. Son on yıllarda bu tür bir uygulama "Kemalist" ideoloji bayrağı altında yaşandı: En hakiki mürşit ilimdir, yani "bizim doğru saydığımızdır" + "iktidar bizdedir" (veya "kurucu gücüz"). Böylece, (kendilerince) iyi niyetli olan uygulayıcılar baskıcı olmuşlardır -bunlardan bazıları ise düştükleri hatayı hâlâ anlayamamaktadır.

Neden anlayamamakta? Çünkü çıkış noktaları bunu kaçınılmaz kılmakta. İki meşruiyet söylemi, yani "doğru yoldayız" ve "çoğunluktayız, demokratız" anlayışı azınlıkta kalanlarla empati kurulmasını olanaksız kılmaktadır. Bu anlayış geçmişin bir mirasıdır. Pozitivist ve otoriter yönetim, referansların değişmesi ile aşılmıyor. Mesele paradigmanın değişmesidir. Sorun, yöneten ve yönetilen arasındaki güç dengeleriyle ilişkilidir. Bunun pek tartışılmıyor olması ise rastlantı değildir. Günümüzdeki sınırlı eğitim tartışmaları gündemdeki tartışmalı paradigmayı görmemizi engellemektedir. Otoriter pozitivist anlayışın bir de doğu versiyonu vardır. Bunun bilincine varılmadıkça ve aynaya bakılmadıkça tartışma samimiyetten yoksun kalacaktır.